Sevmeye vakit yoktu. Hiçbir zamanda olmamıştı. Belki dünyada hiçbir zaman var olmamıştı, sevgi denen şey. Her zaman ilk baktığımız ve gördüğümüz kendi ailemizdir. Yaşama dair, hayata dair ne öğrenirsek en başta ailemizden başlarız. Kimi zaman bunu nasihatlerle yaparlar bize, yani bize bir şey öğretmeye çalışırlar. Ancak insan doğası gereği duyduklarına değil gördüklerine inanmayı tercih eden bir yaratıktır. Ne anlatılırsa anlatılsın, ne söylenirse söylensin boşunadır bizim için. Biz ancak ve ancak gördüklerimizi kendi iç benliklerimizde, içsel süzgeçlerimizden geçirerek bir şeyler hakkında bilgi sahibi oluruz. Ya da bilgi sahibi olduğumuzu zannederiz. Evet, zannederiz çok daha doğru bir kelime tercihi olmalı. Aslında olay ne biliyor musunuz, sevgili dostum. Hangi kelimeyi kullanırsak kullanalım tam olarak istediğimizi istediğimiz şekilde anlatamayız. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı durumlar oldukça fazladır. Duyguları kelimelere sığdıramayız. Yalnızca anlatmayı deneriz. Belki bir gün biri okuduğunda bizim neler hissettiğimizi anlar diye. Ama anlamazlar, anlayamazlar. Anlamak için, aynı hayatı tecrübe etmek gerekir. Ve sevgili dostum, her hayat kendi özelinde özeldir.
Bu adama neden katlanıyorsun anne? Anlayamıyorum, sence de çok belli değil mi aranızda sevginin en ufak bir kırıntısının bile olmadığı. Sen anlamazsın oğlum, hem o adam dediğin kişi senin baban. Çocukluğumda hiçbir zaman yanımda olmayan adam mı? Sayesinde, peşinden şehir şehir gezdiğim kişi mi? Sayesinde her yeni gittiğimiz şehre daha varmadan veda etmeyi öğrendim. Aslında haklısın, bana çok şey öğretti. Maalesef hepsi de kötü şeyler. Yıllar sonra çok teşekkür edeceğim adam. Ama haklısın anne, bu yaşta anlayamam. Gelecekten baktığımda, ancak hak veriyorum. İyi ki diyorum, iyi ki. Peki, ben nasıl dünyaya geldim anne? Geldin işte oğlum, nasılının bir önemi mi var? Yok galiba, haklısın. İlerde anlarsın hem zaten oğlum. Anne, her şeyi büyüyünce mi öğreneceğim? Evet oğlum. Ne kadar büyümem lazım bütün her şeyi anlamak ve öğrenmek için? Büyümen lazım işte oğlum. Peki, ne zaman büyürüm anne, ne zaman büyümüş olacağım? Bilmiyorum oğlum, bilmiyorum. Hem sen neden bu kadar meraklısın? Biraz abinler gibi olamaz mısın? Her şeyi merak etmek iyi bir şey değildir, oğlum. Bilmiyorum anne, bilmiyorum. Aklıma ansızın geliyor bu sorular. Nereden geldiklerini, nasıl geldiklerini bilmiyorum. Sadece merak ediyorum. Aklımda daha birçok soru kalmıştı, soramadığım. Kendi kendime cevaplarını bulamadığım sorular. Beynimi adeta bir fare gibi kemiriyorlardı. Cevaplarını bilmediğim sorularla savaşım çok küçük yaşlarımda başlamıştı. Maalesef bu savaşın tek bir galibi olacaktı. Ve bu savaşın galibi, daha savaş başlamadan belliydi. İlerde okuyacağım bazı savaşlar gibiydi. Yenilgi kesin olsa da verilmesi gereken bir savaştı bu. Tarihte bunun birçok örnekleri vardı. Kaybedeceğini bile bile savaşan milletler, azımsanamayacak kadar fazlaydı. Kaçış yoktu, etrafım cevabını bilmediğim sorularla kuşatılmıştı. Teslim olmaya hiç niyetim yoktu. Velev ki teslim olmayı istesem de, düşmanımdan merhamet dilensem de faydasızdı. Düşmanımın tek bir amacı vardı, soyumu kurutmak. Ve teslim olup infazımı beklesem dahi bunu kabul etmeye niyeti yoktu. Elime kılıcımı, yani düşünme yetimi, verecek ve ayağa kalkıp savaşmam için bekleyecekti. Bunu kendime neden yapıyordum? Neden bende diğerleri gibi olamıyordum? Ben dünyaya nasıl ve neden gelmiştim, benim buradaki amacım neydi? Bunu neden öğrenemiyordum? Neden kimse bana anlatmıyordu? Okuduğum kitaplarda, izlediğim yaşamlarda bunun cevabını bulamıyordum. Kendimi rezil etmekten neden keyif alıyordum? Neden anlaşılamıyordum, neden anlatamıyordum kendimi? Yalnızlıktan, özellikle en çok kendimle yalnız kalmaktan nefret ederken, neden hep yalnız kalmak istiyordum? Beni bu dünyaya getirmeye ne hakkınız vardı? Neden kimse bana sormamıştı, belki de gelmek istemeyecektim. Herkesten nefret etmek ne kazandırırdı? Ya da ne kaybettirirdi? Hiçbir şeyin bir anlamı yoktu. Anlamsızlıkla, tanısızlıklarla ve cevapsız sorularla bir başıma…
Çocukluğumdaki zorunlu şehir değişiklikleri, hayatım boyunca bir türlü bastıramadığım gezip yeni yerler görme isteği yaratmıştı içimde. Ne bir insana ne de bir eve ne de bir şehre bağlı kalamıyordum. Hiçbir mekânda uzun süre duramıyordum. En uzun süreli kullandığım sadece bir nokta oldu. İstanbul’da hiçbir özelliği olmayan, denize kilometrelerce uzak, bir parktı. Bu parkın, hatta parktaki bu bankın, ne benim için ne İstanbul için ne de insanlık için hiçbir önemi yoktu. Burayı seviyor da değildim. Sadece yalnızlığımla baş başa kaldığımda, yanımdan insanların geçmesi belki de orada rahat etmemi sağlıyordu. Parka gelmek için evden çıktıktan sonra iki, hatta üç farklı yol, hatta dört beş belki de çok daha fazla yolu vardı. Yollardan birisi minibüse binip, ki bindiğim minibüs parkın tam önünden geçmesine rağmen, yürüme ile yirmi dakikalık mesafede indikten sonra yürüyerek ulaşmak. Minibüsün avantajı evimin iki sokak üstünden geçmesiydi. Ya da evimden çıktıktan sonra yarım saatlik yürüme ile metrobüse ulaşacak, üç duraklık bir yol gidecek ve indikten sonra on dakika yürümem gerekiyordu. Bazı günler evden oraya bir buçuk saatlik yürüme ile ulaşmışlığım da olmuştu. Spor yapmak için ya da maddi tasarruf sebeplerinden ötürü yürümeyi seçmiyordum. Yürüyordum, çünkü çok fazla kalabalığa gelemiyordum. Görüyorsunuz, yalnızlığa katlanamıyor ve kalabalıktan da nefret ediyordum. Eşit zıtlıklardan eşdeğerde nefret ediyordum. Matematikte çok sevdiğim bir konu olmuştur hep, mutlak değer. Hayatımdaki bütün zıtlıkları da hep aynı değerde tutmuşluğum, sadece bir tesadüf eseri mi olmuştur? Yoksa, bilmeden bilinçli olarak yaptığım bir şey miydi, bilmiyordum. Yani kısacası, yalnızlıktan yüz birim nefret ediyorsam kalabalıktan da mutlak değer içerisinde eksi yüz birim nefret ediyordum. Mutlak değer içerisinde, değerler hep birbirine eşit oluyordu ya da olmalıydı. Hangi yoldan gelirsem geleyim, parka ulaşmak için karşıdan karşıya geçmem gereken noktada bir tane büfe vardı. Bu büfenin orada olması benim için çok önemliydi. Hava nasıl olursa olsun, oradan bir soğuk içecek ve bir paket sigara alırdım. Yolun karşısına geçer parka ulaşırdım. Kıraathanelerde bir masanın dört sandalyesi bulunur. Masa, genelde kare şeklindedir. Masanın sandalyeleri birbirine bakar. Kâğıt ya da genel adlarıyla masa oyunları için ideal nizam. Bu parkta da aynı mükemmel simetriyi görmek mümkündü. Masa yerine ortada bir fıskiye vardı. Fıskiyeye bakacak şekilde dört farklı köşede, dört farklı bank. Bütün bankların boş olduğu durumda, tercihim hep aynı olmuştur. Büfeyi sırtıma gelecek şekilde olana otururdum. Parkın tam dört yol ağzına bitişik olmasına rağmen, kendine has bir sessizliği vardı. Sanki hayatın bütün koşuşturmasını ve arabaların sesini mucizevi bir şekilde kesiyordu, parkın her yerinde bulunan ağaçlar. Kendi sesimi ve düşüncelerimin sesini saymazsak eğer, burada sadece fıskiyeden gelen su sesi, rüzgârın sesi ve kuşların cıvıltısı bulunmaktaydı. Arabaların korna seslerini bile duymamamı sağlıyorlardı. Çok gençtim o zamanlar. Bazı günler yanıma hiç tanımadığım amcalar gelir, çok fazla sigara içmemi tembihlerlerdi. Sağlığa zararlıymış, onların yalancısıyım. Ne derdim olduğunu sorardı, bazıları da. Hangi birinden bahsedeceğime karar veremezdim, hangi birini anlatabilirdim ki. Varsayalım ki anlattım, anlarlar mıydı? İmkânı yoktu. Bütün bu ekosistemiyle tam bir akıl hastanesini andırıyordu, bu park bana. Benim çoktan akıl hastanesinde tedavime başlanması gerekiyordu. Kimse bunu anlayamamıştı ve bende üzerime düşen görevi layıkıyla yerine getirmiştim. Kendi küçük akıl hastanemi kurmuştum. Fakat ne yazık ki bu hastanede hem doktor olmam gerekiyordu hem de hastaydım. Yani kendimi yalnızca ben tedavi edebilirdim. Ancak hasta, tedaviye cevap vermiyordu. Ve doktorum iyi eğitim almamıştı. Sanki ilk hastası bendim, sanki doktorumun bu alanda tahsisi yoktu. Çok acemiydi. Hasta olarak, doktorumu ciddiye alamıyordum. Diploması bile yoktu doktorun. Psikoloji kitapları okumam gerektiğini ilk orada farkettim. Üç beş tane psikoloji kitabı okudum. Hiçbir şey anlamadım. Boşuna vakit kaybıydı. Bu ilmi anlamak için belirli bir zekâ gerekiyordu. Ve bende zekânın kırıntısı kalmamıştı. Hep hasta olarak doktoru yargıladım. Biraz da doktor olarak, hastamı değerlendirecek olursam eğer; hastam tam bir umutsuz vakaydı. Tedavi edilmesine olanak yoktu. Hasta olduğunu kabul etmişti ve tedavi olmak istiyordu. Fakat iş işten geçmişti. Erken teşhis hayat kurtarır, diyorlar. Bu hasta için çok geç kalınmıştı. Doğmadan tedavi edilmesi gerekirdi. Burayı da terk edecektim bir gün. Bunu adım gibi biliyordum. Yaklaşık iki ay içerisinde o parkı da, bir daha hiç uğramamak üzere, terkettim. Bu zamansız ve erken vedanın en büyük ve tek sebebi insanlar olmuştu. Rahatsız eden insanların sayısının artması, tahammül seviyemi aşmıştı. Tanımadığım insanlarla, istemediğim kadar muhatap olmak zorunda değildim. Onlar tarafından rahatsız edilmektense, evimde oturup duvarları izlemeyi yeğlerdim. Sahi bu tavanı en son ne zaman boyamıştım? Boyanması lazım tekrar, bir ara yaparım. O bir ara hiçbir zaman gelmez, kendini kandırma. Hayır, eğer bir işi erteleme imkânın varsa erteleyebildiğin kadar ertelemelisin. Bunu bana sen öğrettin.
Kendi mantıksız ve tutarsız kurallarım, maalesef kendi içlerinde bir bütün haline gelince oldukça mantıklı oluyorlardı. Mesela yarın yeniden giyeceğin kıyafetini neden katlayıp dolaba koymakla uğraşasın ki? At sandalyenin üstüne, yarın oradan alıp giymesi daha kolay olur. Kendine saygısı olmayan birinin yapabileceği ne varsa hepsini yapmıştım ve yapmaya devam ediyordum. Kendimi, düşünmem gereken daha önemli şeylerin varlığıyla avutuyordum. Vaktimi gereksiz şeyleri düşünerek harcayamazdım. Lakin attığım her adımı hesaplamaya, içtiğim her sigarayı aklımda tutmaya üşenmiyordum. Oldukça gereksiz ve önemsiz olaylara, fazlasıyla düşünmeye vakit harcıyordum. Daha öncede bahsettiğim ya, mutlak değerden çıktıktan sonra eşdeğer olmalıydılar. Düşüncelere bile uyguluyordum bunu.