Dapdar, etimle tırnaklarımın arasındaki boşluk kadar dar bir sokakta
Rüzgarda savrulan eski bir panjur gibiyim
Boyalarım çürümüş, paslanmışım
Bilmiyorum kaç yağmur damlası yemiş
Gözlerini almasın diye kaç Yaz Güneş’ini içmişim
Saate bakıyorum
Durup durup ansızın
Koşar adımlarla yürürken bir caddenin ortasında
Akreple yelkovanın birbirini kovalayışını
Birbirinden kaçışını izliyorum
Koşar adımlarla
Koşuyor muyum zamanın uçurum kıyılarına
Kaçıyor muyum zamandan
Zaman mı geçiyor
Ben mi geçiyorum zamandan
Duvarlara çarpıyorum
Eski, yıkık dökük, boyaları kir tutmuş duvarlara
Camı kırılıyor saatimin
Kırılınca daha mı yavaş geçer zaman?
Duvarların üstündeki hikayeler toplasan
Bir şiir etmeyecek
Ve sen duruyor musun?
Paslanmış demirlere, yırtılmış afişlere bakakalıyorsun
Gökyüzü yırtılıyor
Takvimden bir sayfa daha yırtıyorsun
Her akşam oturduğun o masada, o sandalyede, o köşede
Şiirler okuyorsun, sessiz şiirler
Yalnız şiirler
Artık kimsenin okumadığı şiirler ve
Artık kimsenin okumayacağını bildiği şiirler yazıyorsun
Sessiz çığlıkların olan kelimeleri bir araya getirip
Bir de adına şiir mi diyorsun?
Zamana serzeniş ediyorsun
Akrebe, yelkovana
Geçiyor diye
Geçmiyor diye
Gözyaşlarına akıyorlar diye
Serzenişlerin akamıyorlar diye
Rüzgara serzeniş ediyorsun
O okşayabiliyorken saçlarını sen nefesine bile çarpamıyorsun
Dudaklarına değen bira bardağına
Cam nasıl dudaklarından daha sıcak olabilir
Serzeniş ediyorsun
İçi üşüyor, ısıtamıyorsun
Dokunduğu, dokunabildiği her şeyden,
Herkesten nefret ediyorsun
Öyle yoksun
Ölesiye yoksun ki
Yoksun ne zamanın
Ne de bu şiirin içinde.