Ölüm üzerine aforizmalar
Ölüm adını duyunca bile çoğumuzun irkildiği kelime.Nedense kimse kendine yakıştırmaz,yedisinde ne olduğunu bilmeyiz daha yeni merhaba demişizdir zaten hayata,yetmişinde ise yavaş yavaş giderken arkadaşlarımız ebediyete ne olduğunu artık çok iyi biliriz ama yine de biz değilizdir ölmesi gereken ,daha yaşanacak günlerimiz vardır.
Mesleğim gereği ölüm çok uzak değil bana.Giydiğim beyaz önlüğün bir ölü beden ile ne zaman karşılaştıracağı hiç belli olmuyor.ilginç olan şudur ki,bu mesleğin içinde altıncı seneye girerken ilk kez geçen gün karşılaştım ölü bir bedenle.Yanımdaki mestaktaşım olan ablayla birlikte girdik odaya ve karşımızdaydı artık.Ne yapacağını bilememenin hayreti vardı üzerimde.Tek yapmak gereken beklemek ve görmekti.Ben de öyle yaptım vesselam.Çok sıcak bir günde buz gibi bir odadaydım.Soğukluk ne odadaki klimadan, ne de esen rüzgardan idi.Yüreğim üşüyordu sanki.Evet hastaydı amca ve yaşlıydı da.Bedeni benden bu kadar diyerek elveda diyordu dünya sahnesine,fakat ruhu?Nekadar haz almıştı acaba,yapabileceklerinin daha doğrusu yapası gerekenleri yapmış mıydı ?Ve en önemlisi belkide, ne birakmıştı amca geride ?Sadece gözyaşı ve hüzün müydü?Amca ne bıraktı bilmem ama dostlar ben ölünce bir teşekkür isterim ,ve teşekkürü hakedecek bir yaşam sürmeyi.
Bakalım eskiler ne beklemiş ölümden?
Eski türklerde ölüm ruhun kuş şekline girerek uçup gittiğine inanılırmış.Ölü bulunan çadırın ertafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar,kapının önünde yüzlerini kesip ağlarlarmış.Yüzlerinden kan ve yaş karışık olarak akarmış.Ve bu tören yedi defa tekrarlanırmış.Sonra da mezara gömerlermiş.
Bir başka görüşe göre ölülerde yakma geleneğin de olduğu şeklindedir.Göktürk döneminde yaşayan kırgız türkleri ateşin en temiz şey olduğunu ve ateşe düşen her şeyin temizleneceği düşüncesiyle yakarlarmış ölüleri.Ve böylece temizlenirmiş ruhları çıkacağı yolculuk öncesi.
Bazı çin kaynaklarında da tüklerin ölülerini ağaca astıklarından bahseder.
Tabi türkler islamiyeti benimsedikten sonra bir çok alanda olduğu gibi ölüm üzerine olan görüşleri değişmiştir.Artık ölmek kurtulmak olmuş ,buna da sevgiliye kavuşma adını vermişizdir.Ölüm bizi prangalarımızdan kurtaran bir hızırdır artık.Öyleki bedenimiz bir hapisane biz ise bu hapishane içindeki mahkumlarızdır,ve çile çekmeye gönderilmişizdir dünyaya.Zamanı dolan beşerin zamanının şaşmadığı da kazınmıştır bilincimize,ve bekleriz ölümü ,bir yandan da dünyamızı kurtarmaya çalışarak.
Müslümanlar prangalarından kurtulmaya çalışıgörürken,biraz geriye gidecek olursak ölmek ve ölümden sonrası hayat farklı bir duruma bürünmüştür antik mısır döneminde .Bu dönemde ölü bedenleri ve ruhları huzura kavuşturmak için bir çok ayin ve uygulama yapılırmış.Ruh ve ahirete inanç bedenin korunması üzerine odaklanmış bu dönemde.Bunu sağlayacak ise mumyalama adını verdikleri bir yöntem.Mumya arapça ve farsça kökenli ‘mummia’ yani katran ve karışımlarına verilen bir addan gelmekte.Bunun eş anlamlısı ve o dönemde mumyalamada kullanılan madde ise ‘tanhit’ adı verilen bir madde.Bu madde iç organlar özel işlemlerle doku bütünlüğünü en az bozacak şekilde organlar çıkarıldıktan sonra kullanılırmış.
Ve tabiki mısır piramitleri.Herbiri aslında bir mezar olan bu tapınaklar ,firavunların ruhunu ölümsüzleştirmek için yapılmışlar.Her mısır kralı ölmeden önce kendi mezarını yani kendi piramitini yaptırırmış.Eğer mezar kralın ölümüne yatiştirilemezse kralın ruhunun dünyada kalacağı ve ebedi bir ızdıraba muhsur kalcağı da o zamanlardaki yaygın inançlar arasındaymış.Ve bu piramitlerin nasıl yapıldığı hala tartışıladursun,her kral kendisinden önceki karalın primitinden daha gösterişli bir mabet yapma arzusuna girmiş ve ortaya hala günümüzde ayakta durun ve dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen yapılar bırakmıştır.
Ölüm ve ölümden sonraki hayat üzerine görüldüğü gibi, birçok yorum olsada genel olarak baktığımız zaman ortak olan şu noktayı görürüz.O da insanların huzurlu bir ölüm istemesidir.Kimisi bu huzuru ateşte kimisi cennet arzusunda,kimisi ise yaptıkları mezarlarda aramıştır.
Peki ölüm bize bu kadar yakınken biz ne kadar yakınız ölüme?Ne kadar anlamlı bizim için,çoğumuz için belediyeden yapılan ölüm anonsun,mahallemize gelen seyyar esnafın anonsundan farkı yoktur.Oysa böyle mi olmalı.ve ayrıca dünya hayatını ne kadar vazgeçilmez yaparsak o kadar anlamsızlaşmaz mı biizm için.Tanıdık bir seremoni haline gelmez mi ölüm törenleri de.Belki biraz gözyaşı birkaç gün de matem.Ben hergün ölümü düşünüp buna endeksli yaşayalım da demiyorum.Benim demek istediğim şudur ki dostlar;sadece uzaktan gelen bir ses olmamalı ölüm,içimizden gelen ve ben de varım hazır ol diyen bir ses olmalı.Biz bu sese kulak vermekle kalmamalıyız.Yazımın başında belittiğim gibi,öldükten sonra biraz hüzün ve gözyaşı olmamalı hakettiğimiz .Bir teşekkür asıl ihtiyacımız olan.İyiki geldi ve şunları yaptı diyecek ,bir nebze olsun ruhunuzu rahatlatacak birkaç cümleyi duyabilmeli ve bunun için çalışmalı dünyada.
Ve insan yapabilirse ölmeden önce ölmeli ve insan-ı kamil mertebesine erişmek için yola koyulmalı.Ne kadar yürürüz bu yolda ve ulaşabilir miyiz hedefimize bunu kimse bilemez.Fakat bu yolda attığımız her adım hem bizim için hem de insanlık için büyük adımlar olacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Ölmeden önce ölmeniz ümidiyle…