Her yerinde saat olan, hatta içinde saatten başka bir şeyin bulunmadığı en fazla 8 metrekarelik kapalı bir mekanda sabahtan akşama kadar bulunduğumu ve bu süre zarfında gelen müşterilerin saatleriyle ilgilendiğimi düşünüyorum. Tahmin ettiğiniz üzere ben bir saatçıyım. Dükkanım işlek yerde, müşterim çok oluyor yani. Akşama kadar milyon çeşit insanın saatlerinin ufak ya da büyük sorunlarıyla baş başayım. Kiminin bileği çok inceymiş saatinin kordonuna birkaç delik açabilir miymişim. Kiminin saatine su girmiş ne yapacakmış şimdi. Kimi bilmem kaç bin euroya almış bu saati, ne çabuk bozulmuş…
Benim derdim bunlar değil. Bu benim mesleğim, gelir kapım. Ben olaya farklı bir açıdan bakmaya çalışıyorum: nedir arkadaşım senin bu saati öğrenme merakın? Ölüme yakınlaşmak mı istiyorsun? Zamanın geçiyor olması, aslında bu kapıya gidiyor; ölümün bizi beklediği kapıya. Her geçen saniyede, ölüme daha yakınsın. Ne kadar yakınlaştığını ne sen ne de ben bilebiliriz, sonuçta belli değil ne zaman terk edeceğimiz ahir ömrümüzü.
Diyeceğim şu ki, ben bir saatçıyım ne işim olur ölümle, felsefeyle…
Benim dükkan da işlek bir yerde değil. Yalan söyledim. Yalan yazdım yani. Öyle günde milyon çeşit insan da gelmiyor. Mahalle arasında bir yerde yirmi yıllık saatçıyım. O başta söylediğim doğru ama. Sekiz metrekarelik dükkanımda saatten başka bir şey pek bulunmuyor.
Bu yüzden de düşünmeye vaktim oluyor. Yazmaya da oldu ki oturup yazdım bunları. Bir de o dükkandayken kendimi ölüme hiç olmadığım kadar yakın hissediyorum.