Başlarken: Öykünün asıl hali Orhan Veli’nin Hoşgör Köftecisi kitabında. Ama elinin altında kitap olmayan elbette olacaktır. Müşfik Kenter(Mekanı cennet olsun) seslendirmiş ve bu hali de internette bulunuyor. Medyadan dinleyebilirsiniz.
Koku var. Koku. Köfte dedim ama tavuk mu kuzu mu dana mı belli değil. Ne olursa olsun, bir koku var. Et kokusu olduğu da kesinkes. Et olsun da ne olursa olsun. İnsan açken böyle düşünüyor. Bunun herhalde bir sonraki seviyesi de ”yiyecek bir şey olsun da ne olursa olsun” demekti. Etrafa baktım, sağıma soluma döndüm. Çevrede bir tane bile lokanta yok. Nereden geliyor bu koku? Nereden? Evler. Ah, tabii ki evler. Her yerde evler var. Bu saatlerde evleri yakın olan memurlar dairelerinden ayrılıp da evlerine giderler. Yemek yemek için. Bazen de başka şeyler için de giderler evlerine ama şimdi burada onlara girmenin bir gereği yok. Evlerdeki kadınlardan birisi de herhalde etli bir şeyler pişiriyor kocasına.
Benim hiç olmadı. Yani evde yemek pişiren bir kadın. Darülfünun’a* girdim hani, okuyup bir iş tutalım diye. Ama arka kapısından çıkıp gittim. Okulu bırakınca kağıt geldi hemen, askerlik için. Vatani görev dedik, gittik. Borçtur nihayetinde. Dönüşte de birkaç yerde birden çalıştık. Düzenli bir yer de bulamadım. O arada da nasıl olduysa evlenmeyi unuttum. Unutmak? İnsan evlenmeyi unutur mu? İşte unutuyormuş. Bir ara yaparım dersin ama sonra unutuverirsin, kalır ortada. Sonra bir gün, işsiz güçsüzken aklına geliverir. Ama o zaman da üşenirsin, yine yapamazsın. Yine kalır. Oturursun oturduğun yerde. Evlenmek de bunun gibi bir şey işte. Bir kundura getirip aslından evlenmek lazımdı.
Koku da giderek artıyor. Baharatta kattı bu kez galiba, kokunun lezzetini de duyumsamaya başladım. Kokuya lezzeti de bugün ikinci kez, hayatımda ilk kez atfediyorum. Tuhaf bir duygu bu. Demek ki açlık insanı kokudan bile lezzet duyabilecek bir hale getiriyor. Memur maaşı ile de geçinmek zor. Her ay mutlaka en az 1 gün böyle aç kalırım. Alışkanlık edindim artık, bazı aylar cebimde para olmasına karşın o ay aç kalmadığımı hatırlayıp, geleneği devam ettirmek için aç kaldığım zamanlar oldu. Hem de bilerek ve isteyerek. Bir de evlenmek diyordum, kim bu kadar tuhaf biriyle evlenmek ister ki?
Herhalde bütün memleketin en evde kalmış kızlarından biri. Evde kalmış diyorum ama ben de farklı sayılmam ondan, erkeklere evde kalmış denmez ama biz de evde kaldık. Bunu da kabullenmek lazım. Zaten ben diğerlerine zor gelen ne çok şeyi kabullendim ki öyle. Mesela beş kuruş param olmadığını kabullendim. Yeni şiircilerin başını çeken, biçimsiz burunlu adam da** demiyor mu ki:
”Bir ben miyim keyif ehli içinizde
Ben de bir gün sizlere dair bir şiir yazarım
Benim de elime iki üç kuruş geçer.”
Sonrasında tuhaf olduğumu kabullendim. Param varken bile sırf alışkanlıktan aç kalmanın yoksa akıl alır bir tarafı yok. Fındıki*** bir bank’ın üstüne oturdum da burada felsefe yapıyorum. Daireden beklerler,ben kalkayım. Ben kalktım da parkın kapısına doğru yürümeye başlayınca gördüm ki kadının biri benim bank’a oturmuş. Güldüm. Herhalde benim kalkmamı bekledi. Bu da çevrenin son zamanlardaki yeni modası: Herkes kendisi gibi olanların içinde takılacak. Ne garip şey. Dairede çok demokratik değil zaten. Bırakacağım galiba. Bırakacağım da ya bunları? Bunlar da bırakılmaz ki. Ülkeyi bırakıp dışarıya mı kaçacağım? Olur aslında. Nasıl olsa hayal bedava.
Ben de kaçarım, Fikret gibi. Avustralya’yı düşünüyordu onlar, ben de gideyim. Kangurular, palmiyeler varmış orada. İzledikçe izleyesi gelir insanın. Herkes Almanya’ya gider iş güç tutmak için ben de Doğuya hem de Avustralya’ya gitmeyi hayal ediyorum. Dedim ya, biraz tuhafımdır. Buna rağmen bazı hanım arkadaşlar yine de tutamazlar kendilerini ”ne hoş adam” derler. Başkası olsa kendini bir halt zanneder, bir iki güzel kadından böyle şeyler duyunca. Ama ben kendimi bilirim, o da bana yeter herhalde. Daireden de çokta uzaklaşmamıştım. Ama dönüş yolu epey sürüyor. Şimdiye kadar varmam gerekmez miydi? Yoksa ben mi düşünürken zamanı farklı algılıyorum?
Uzun süredir yürüyormuşum gibi geliyor. Arkamı döndüm, bir de baktım ki ne göreyim? Park orada. Hala görünüyor, toplasan ancak 5-10 adım uzaklaşmışım. Kadını da görüyorum. Yan gözle bana ters ters baktı ilkten, sonra önündeki gazeteye döndü. Galiba Cumhuriyet almış. Her dönemin gazetesi. Günler oldu gazete okumayalı. Ancak radyo dinliyorum. O da yeterlidir. Geçen gün Milli Şef’in**** sesini bile duydum. Mecliste mi ne, konuşuyordu. Ne çok kalındı, ne de çok ince. Ortalama bir kalınlıktaki, ortalama bir ses. Büyük Kahramanın sesini de duymuştum bir kere. Hatta İstanbul’a geldiğinde annem de götürmüştü. Hayal meyal hatırlıyorum. Zaten daha sonra öldüğünü öğrendik. Ne kalabalıktı o gün?
Sanki mahşer. Ağlaşan kadınlar, yüzü asık ve ciddi erkekler hatırlıyorum. Annem de ağlamıştı ve ben anlamamıştım. Herkesin üstünde siyah kıyafetler. Kadınların üzerinde siyah etekler, gömlekler, tüllü şapkalar. Erkekler de yine siyah pantolonlar, gömlekler, takımlar giyinmişler. Herkes, her yer siyah. Tıpkı makinelerden çıkardıkları fotoğraflar gibi, onlar da siyahtı. Ama onlar da sadece o güne özel değil her daim siyah oluyorlardı. O yüzden garipsememiştim. Bir de Garip demişken aklıma geldi. Şu yeni şiirci çocuklar. Onlara da öyle deniyor ya. Tuhaf tuhaf şiirler ama pek bir hoş yazıyorlar doğrusu. ”Aman canım siz de, bunlarda şiir mi?” diyerek almıştım elime bir kalem.
”Aynısından ben de yazarım ne var ki?” diye oturmuştum kağıdın başına. Bekledim… 1 saat…2 saat… Hiçbir derinliği olmayan aptal bir şey çıktı ortaya:
”Tüm gün kendini yala,
Gelen geçen güzel kızlara miyavla,
Oh, ne güzel
Senden iyisi var mı bu Dünyada?”
Hala da gülüyorum hatırladıkça, ama o an sinirlendim. Hem de nasıl. Bir sinirlenme ki kıpkırmızı oldum. Aldım kağıdı elime, buruşturdum iyice sonra da paramparça edip attım çöpe. Bir daha da dönüp bakmadım bile, o haftada gelen çöpçü diğerleriyle birlikte aldı onu da. Şimdi herhalde Halkalı da duruyor. Halkalı da ne pistir, ne doludur. Bütün İstanbul’un çeri çöpünü oraya yığarlar. Ne tuhaftır, 2000 yıldır neler görmüştür İstanbul ama şimdi içi çöple doludur. Büyüklerin yıkılışı da büyük olur diye bir söz geldi aklıma, bu da bunun bir örneği olsa gerek. İşsiz olunca vakit de geçmiyormuş. Daireye geldim, radyomu açtım. Yine bir şeyler var. Türk Sanat Müziği. Sanırım Zeki Müren çalıyor. Kıstım sesini, çok severim ama şimdi sırası değil.
Sonra gittim uzandım yatağa. Çarşafın altına girmedim. 1 ay oldu sanırım, evde yiyecek bir şey kaldı mı bilmiyorum? Para da yok ki yenisini alasın. Geçen gün gittiğim gemicilere bir daha mı gitsem? Adama ihtiyaçları vardır belki. Varsa da özel, kırmızı davetiye gönderecek halleri yok ya, bizim gitmemiz lazım. Aslında uyuyabilirim, hafiften bir yorgunluk var gibi. İşsiz olunca insan bütün sokaklarda dolaşıyor. Evde sıkılıyorum. Dolaşırken de ne kadar zaman geçiyor anlamıyorsun. Eve gelince hissediyorsun bir yorgunluğu. Bir iş yapmamış olmanın yorgunluğu. Bir iş bulmalı. Bulmalı da nereden? Memlekette iş mi var? Böyle durumlarda babam derdi ki ”Herkese var da, sana mı yok? Bu kadar adam nasıl çalışıyor?” derdi.
Haklıydı da. Demek ki var ki bu kadar adam çalışıyor. Ama bu kadar adam çalışıyor da ben de boş durmuyorum ya. Ben de çalışıyorum. ”Ne çalışıyorsun?” diyeceksiniz biliyorum, ben de ”Yazıyorum” diye yanıt vereceğim sizlere. Yazıyorum işte, şiir yazıyorum, öykü yazıyorum, roman yazıyorum. Yazmak da bir iştir. Haftada bir öykü çıkartıyorum. Dergilere satıyorum, yayın evlerinde bastırıyorum. Benim de ekmek param buradan.
Siz ne sandınız?
İşsizlikten kırılan bir memlekette işsizlikten kırılan bir adam sandınız beni, değil mi? Yok, ben yazarak ekmek paramı çıkarıyorum. Bir ben miyim keyif nesli içiniz de? Ben de yazıyorum işte, cebime üç-beş kuruş para giriyor. İşsizliği anlatıyorum diye bana para veriyorlar. Daha ne ister ki insan? Aşk dersiniz ama o da vardır.
Bir öğretmen, pek de güzel.
Pek de insan.
Pek bir kadın.
Öykücükler:
*: İstanbul Üniversitesi.
**: Orhan Veli Kanık.
***: Fındık kabuğu rengi. Günümüzde kahverengi.
****: Mustafa İsmet İnönü. 2.Cumhurbaşkanı.