İki gözlü evin salonunda bir adam, mutfağında bir çocuk.
Hava sisliydi, mevsimlerden sonbahardı.
Ölmemek için hiçbir sebep yoktu.
Salatalık doğruyordum mutfağın bir köşesinde. Boyum masaya yetmiyordu, tabureye çıkıyordum. Her şey benden yüksekti o zamanlar. Ve bir o kadar da alçakçaydı.
İkiye bölüyordum doğradığım salatalıkları. Tuzlayıp tuzlayıp yiyordum. Susadıkça da musluğa dayıyordum ağzımı. Yara bandı vardı sol dizimin kapağında. Çok kaşınıyordu. Kaşıyamıyordum.
Salondan gelen Barış Manço’nun insanı yücelten sesi. Arkadaşım Eşşek’in en acılı söylenişiydi belki de o vakit.
Oyun oynayacaktık babamla. Öyle konuşmuştuk. Trenlerim vardı o zaman raylarını bile kurmuştuk. Kovboylarım bile vardı hatta. Küçük, yeşil yeşil kovboylar. Hepsi yeşildi. Tıpkı salatalıklar gibi.
İçeri girdiğimde bir köşede oturuyordu. Gözleri kapalı gülümsüyordu. Son masalını biraz evvel anlatmıştı. Savurmuştu kelimeleri salondan mutfağa. Fırlatmıştı kötü adamları. Duvardan duvara.
Seslendim hadi kalk oynayalım diye. Hadi kalk bak, ben buradayım. Ellerimi bile yıkadım. Üstelik tabure bile kullanmadım. Tamam, sabuna ulaşmak için parmaklarımın ucuna kalktım. Ama vallahi hepsi o kadar. Büyüdüm ben.
Duymadı. Hiç duymayacak gibiydi. Oyun sandım. Şaka sandım. Karşısına oturdum. Bu sefer ben masallar anlattım ona. Ondan duyduğum gibi değildi ama. Ses tonum kırk yaş daha küçük, ve ellerim kırk yaş daha gençti.
Bekledim. Sadece bekledim kalkıp kahkahalar atmasını. Masalları ezberlemişsin sonunda oğlum, aferin demesini. Saçlarımı karıştırıp bana portakal yedirmesini.
Kalkmadı. Hiçbir zaman o koltuktan kalkamadı. Ellerinde portakal kabukları, başı yana doğru yatmıştı. Yarısını bile soyamadan uyuyakalmıştı.
O koltukta değil karanlıkta uyuyakalmıştı.
Kabullendim.
Bir süre sonra gerçekten kabullendim. Son kez bakmak istedim gözlerine. Kapaklarını araladım. Ve işte o an, ve işte o zaman babamın gözlerinde karanlığı gördüm. Girdim o karanlığın içine, üstümü onunla örttüm. Ölüme baktım. Portakal kokulu ölüme. Portakal kabuklu o ansızın gelen ölüme
Hala, ne zaman bir portakal görsem, ne zaman kokusunu alsam midem ayağa kalkar. Hafızamla dövüşmek ister gibi. Bir süre sonra beynim bulanır. Hatırladıklarını kusmak için. İçinde ne varsa atmak için. Gördüklerini geri vermek için. Ama bir süre sonra da portakal galip gelir yine. Tıpkı o gün olduğu gibi.
O güne dönerim geri. O günü hayatımdan atmak istercesine boşluğa bakarım. O portakal kokusu her yerdedir ama. Hiçbir yere gitmez.
Babamın öldüğü gün altı yaşındaydım. Ve ben hep altı yaşında kaldım.
İki gözlü evin salonunda bir adam, mutfağında bir çocuk.
Hava sisliydi, mevsimlerden sonbahardı.
Ölmemek için hiçbir sebep yoktu.
DEMİROĞLU