Yetmiş yedi senesiydi. Köye gitmiştik ailecek. On dokuz yaşındaki Abim Timuçin hariç. O, “ben gelmeyeceğim” demiş, İstanbul’da kalmıştı. “Ben de gitmek istemiyorum” demiştim. “Abimle kalacağım” demiştim.”Köyde ne işim var benim?” demiştim. Buna benzer başka şeylerde söylemiştim. Yedi-sekiz yaşlarındayken kimse tarafından ciddiye alınmıyor olmak beni üzüyordu. Neyse işte, babaannemlerdeydik. Hava yeni kararmıştı. Bizim geldiğimizi duyan komşular ahşap kapıyı tıklayıp “Hoş geldiniz” ziyareti yapmaya başladılar. Annemle babam, her gelenle sıkı sıkı sarılıp öpüşüyorlardı. Annemin uzun eteğinin arkasına gizlendim, bana da sıkı sıkı sarılıp, yanaklarımdan “şap şap” öpmesinler diye.
Hiç hoşlanmıyordum böyle şeylerden. İyi gizlenememiştim, sarılıp, sesli sesli öptüler. Bir işi iyi yapmazsan bedelini ödetirler adama. Hemen sildim yanaklarımdaki ıslaklığı. Kendilerine has bir kokuları vardı. Hepsi aynı kokuyordu. Bir süre sonra benim de üstüme sinmişti bu koku. Ben de onlar gibi kokmaya başlamıştım. Annem, içi saman dolu sedirin köşesinde otuyordu. Annemin yanına gittim. Kucağına çıkıp boynuna sarıldım. Asıl maksadım sarılmak değildi. Kulağına sokulup “Anne, ne zaman eve döneceğiz?” diye soracaktım. Ellerimi yanaklarıma siper ettim, kimse duymasın diye fısıldayarak sordum. O da benim kulağıma “iki hafta sonra” diye fısıldadı. O yaştaki bir çocuk için iki haftanın uzunluğu Çin Seddi’nden daha uzundur. Kimi çökelek, kimi köy ekmeği, kimi yoğurt getiriyordu. Annem de, onları yolcu ederken çaktırmadan eline bir hediye tutuşturuyordu. İki hafta çok uzun bir zamandı. Bir şeyler yapmalıydım. Ama ne? Başı Beyaz Örtülü Kadın, benim annemin kulağına ne fısıldadığımı sordu. Senin bilmeni istesek ulu orta söylerdik herhalde bakışı attım yaşlı kadına. Çok yaşlı bir kadındı. Yüzü buruş buruştu. O an, “Yüzü ütülense düzelir mi acaba?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. “Sonra da köy yerinde ütü yoktur ki.” diye düşündüğümü… Annem aramızdaki bu gizli konuşmayı kadına söyleyerek beni utandırmıştı. Odadaki herkes gülmüştü. “Daha yeni geldiniz.” demişti bir kadın. Yaşlı bir adam, “Ceyhun, sevmedin mi ulen köyü?” diye sormuştu. Babaannem, “alışır alışır, ilk kez geliyor çocuk.” demişti. Üçüne de cevap vermemiştim. Onlara arkamı dönüp, beni utandıran annemin boynuna daha da sıkı sarıldım. O şekilde uyumuşum. Sabah gözümü açtığımda üzerimde bir ağırlık hissi vardı. Yorganı üzerimden atınca bu ağırlığın yorgandan kaynaklandığını fark ettim. Çişim gelmişti. Annemle babam, yer yatağında yatıyorlardı. Babam horluyordu. Annemi dürtüp uyandırdım,“çişim geldi.” dedim.
Annem kalkıp, “Gel” dedi, sessizce. Evin tahta kapısını açıp dışarı çıktık. Anneme, “Benim çişim var, nereye gidiyoruz?” diye sordum. “Tamam, işte.” dedi. “Tuvalet şurada, bak.” Zor tutuyordum çişimi. “Neden tuvalet orada ki?” dedim. “Köy yerinde böyle olur.” dedi annem. Kulübe gibi bir yerdi. Pis kokuyordu. Tuvaletin deliğinden aşağısı gözüküyordu. İki-üç metre aşağıda açık ve koyu renkli boklar vardı. Üstünde kocaman karasinekler dolanıyordu. Çok iğrençti. Tiksinmiştim. Mecbur o delikte aşağıya, bokların üzerine işeyecektim. Pipimi çıkarıp gözlerimi kapayarak işedim. Sifonu çekmek istedim ama sifon yoktu. Anneme “sifon yok galiba” dedim Güldü. “Evet, yok” dedi. Eve geri döndük. Hemen girişte bir lavabo vardı. Annem eline bakır ibriği alıp “Şu sabunu al da elini yıkayalım” dedi. Lavaboda musluk yoktu. Annem, bakır ibrikten elime su döküyor, ben yıkıyordum. Sonra tekrar yattım, uyumuşum.
Öğlene doğru üç-beş çocuk gelip kapıya dikildi. Birinin koltuk altında eski bir futbol topu vardı. Kapıyı babaannem açmıştı. Annem kapıdaki çocukları gördü ve “Ceyhun, “Bak, seni top oynamaya çağırıyorlar, hadi git oyna.” dedi. Kendimi çok özel hissetmiştim. Bu köylü çocuklara futbol nasıl oynanır göstermek için teklifi kabul ettim.
Yolda giderken birkaç şey sordular, cevap vermedim. Futbolcu adamın sahada konuşacağını bilmiyorlardı. İki takım oluşturup maça başladık. Top bana gelince herkesi çalımlayıp ilk golümü attım. Takım arkadaşlarım “Goool” diye bağırdı. Jeneriklik bir gol atmıştım. Saha eğimliydi. Biz yokuş yukarı oynuyorduk. Neyse ki maçın ikinci yarısı bizim takım için daha az yorucu olacaktı. İkinci topla buluşmamda karşı takımın stoperi, aleni bir şekilde bana tekme salladı. Hakem yoktu, olsa penaltı verir, o çocuğa da kesin kırmızı kart gösterirdi. Ayağım ağrısından doğrulamıyordum. Ayağımı gören herkes suratını buruşturup gözünü kaçırıyordu. Ben de baktım. Sanırım ayağım kırılmıştı. Bizim takımdan bir çocuk eve haber vermeye gitti. Herkes başıma toplanmıştı. Babam koştura koştura geldi. Hemen bir traktör ayarladılar. Beni traktörün römorküne yatırıp hastaneye götürdüler. Annem de başımdaydı. Ayağımı alçıya alan doktor, bir ay istirahat, altı ay futbol yasağı verdi. Futbol hayatım bittiğini düşünmüştüm. Alçılı ayakla hareket etmek oldukça güçtü. Ağlıyordum. Babama dedim ki “Ne olur evimize dönelim, burada daha fazla kalmak istemiyorum” dedim. “Sen şimdi bunları düşünme” dedi babam, alçıma ilk imzayı atarken. Dönerken otobüs firmasının önünde durduk. Babam elinde dört kişilik biletle geri döndü. Biletleri yelpaze şeklinde sallayarak “Ceyhun, bak, biletleri aldım, yarın dönüyoruz.” dedi. Bana iki kişilik yer almıştı, alçılı ayağımı yanımdaki koltuğa uzatabileyim diye. Ertesi gün tüm köy halkı yanaklarımdan “şap şap” öpüp “geçmiş olsun” dileklerinde bulundu. Hepsi üzgün gözüküyordu. Benim ayağımı kıran futbol katili ortalarda yoktu. Annemin söylediğine göre babası çocuğu çok pis dövmüş. Otobüs hareket etti. Hepsi el sallıyordu. Ben de onlara sallayacaktım ama o kadar çok öpmüşlerdi ki önce ıslak yanaklarımı silmem gerekiyordu. Giderayak hepsinin içten, samimi ve iyi niyetli insanlar olduklarını düşündüm.
Sabaha karşı eve geldik. Günlerden Pazardı. Kapıyı çaldık. Abim kapıyı açmadı. Annem “Uyuyordur.” dedi. Ben dengemi sağlamak için babama yaslanmıştım. Annem kendi anahtarıyla kapıyı açtığında kapı girişinde topuklu bir kadın ayakkabısı gördük. Babama dayanarak ters dubleks evin merdiven kısmına doğru geldik. Abimin odasının kapısı açıktı. Önce komidinin üstündeki boş bira şişelerini gördüm. Sonra çırılçıplak yatan Timuçin Abi’mi gördüm. Sonra yanında yatan kızı gördüm. O da çırılçıplaktı. İlk defa çıplak bir kadın görüyordum. Sonra babam homurdana homurdana kapıyı kapatmaya gitti. Beni unutmuştu. Dengemi kaybedip merdivenlerden aşağı seke seke düştüm. Sağ kolum kopmuş merdiven başına takılı kalmıştı, kanlar fışkırıyordu. Dehşete kapılmıştım. Sonra annem merdivenlerden inerken kopmuş kolumu aldı, yerine takmaya çabalıyordu. Sıçrayarak uyandım. Annem başımdaydı. “Günaydın Ceyhun” dedi. Babaannem de, annemin bir kaç adım gerisindeydi. “Hadi kalk artık, kahvaltı hazır, köy ekmeği kızarttık sana.” dedi “Birazdan buranın çocukları ile tanışırsın, sana köyü gezdirirler, top falan oynarsınız”
Ağustos 2014
Uğur Mıstaçoğlu