Çok şey olur, çok konuşursun. Döktün sanırsın içini. Rahatladım dersin. Biraz zaman geçer de dönüp kendine baktığında; yine boğazıma kadar doluyum dersin. Her şeyi bırak bir kenarı. Yaşadıklarını ve isteyip henüz yaşayamadığın her şeyi bırak. Kilitle zihninin bir köşesine.
Bir düşün bakalım, üç gün önce tekerlekli sandalyesiyle havuzun kapısından giren o kızı. Kapısını tutarken nasıl gülümsüyordu. Neden gülmesin ki hava güzeldi, havuzda tatilin keyfini çıkaracaktı. Nasıl da içtendi gülüşü hatırla. Nasılda masumdu yüzü. Nasıl da ışıldıyordu göz bebekleri. Kalbinden geliyordu bu duruluk. Başından kim bilir ne geçti de yürüyemez olmuştu. O zamanlar kim bilir ne hissetmişti. Nasıl dağılmıştı, darmadağın olmuştu, kim bilir. Ne yaşadıysa yaşamış, o hayatına bakmaya devam etmişti. Gülümsüyordu. Çoğumuzun yapamadığı o güzel samimiyetiyle. Kıymetini biliyordu yaşadığı her anın.
Söylesene tüm bunları görmüşken sana ne oluyor. Nasıl böyle küsebiliyorsun hayata, insanlara, gökyüzüne. Dışarıya çıktığında aldığın her nefeste ayaklarının üzerine basabiliyor iken, rüzgarı hissedip ardından gelen kuş seslerini duyabiliyor iken nasıl küskün olabilirsin hayata. Bulutların arasından parlayan güneşi görebiliyorken; gece ayı, yıldızları seyir edebiliyorken, nasıl oluyor da küsebiliyorsun hayata. Her sabah gözlerini açtığında yanı başında sevdiğinle uyanabiliyor iken, bir telefon uzağındayken tüm sevdiklerin nasıl olur da küskün kalırsın hayata.
Hayattaki en büyük yıkım şükürsüz kalmaktır aslında. Çünkü insan hep daha iyiyi isterken; yaşadığı hayatı asla yaşayamayacak olanları hiç düşünmez. En büyük yıkım budur işte. Şükür ile sarıl hayata. Her yeni güne sıkı sarıl, tıpkı evladına en güzel günü yaşatmak için sandalyesini sıkıca tutan o anne gibi…