Kayıt Ol
Kas 25, 2014
1715 Views
0 0

Suret

Written by

Panik içindeydi, başarması için sakin olması ama hızlı hareket etmesi gerektiğini biliyordu. Yanıp sönen ışıkların altında bir çıkış bulmak umuduyla ileri doğru atılıyor kendine uygun bir yol açmaya çabalıyordu. Siyah saçlı, yirmili yaşlarının sonundaki kadın, ameliyathanede verilen ilaçlar sebebi ile iyi göremiyor, solgun bedenini sürükleyerek ayakta durmaya çabalıyordu. Kaçmak için ittiği, çarpıştığı insanların yüzleri onu korkutan birer canavara dönüşüyor, sesleri kulaklarında yankılanıyordu. Hızlanan nabzı nefes almasını ve doğru düşünmesini güçleştiriyordu. Damar yolundaki iğnenin hala sağ kolunun üzerinde durduğunu ve akan kanın kendine has bir iz bıraktığını fark etti. Zorlukla iğneyi çıkardı. İğnelerden nefret ediyordu. Vücudu, kasları, gözleri acı içindeydi.

Koşarak döndüğü koridor hasta kaynıyordu. Askısından kurtulan bir serum yere düşerek parçalandı. Görüşü net değildi. Karşısında ortak bir felakete uğramışa benzeyen, korku dolu gözlerle ona bakan hastalar vardı. Koridorun diğer ucundan doktor, hademe kıyafetleri giymiş beş kişi belirdi. Vücutlarında dövmeler bulunan bu adamlar kaçağa doğru seslendiler

-“Dur! Sana yardım etmeye çalışıyoruz!”

Konuşmanın sonunu beklemeden hızla koridorun diğer ucuna doğru koşmaya başladı. Her yer, odalar, sehpalar, tekerlekli sandalyeler hastalarla doluydu.

Koridorların birleştiği geniş salona girdiğinde bir aile ile karşı karşıya geldi. Gözlerinin önünde bir anı canlandı. Ailenin küçük kızı

-“Çok çirkin!!” diyerek annesine sarıldı. Aile ona acıyan, garip gözlerle bakmaktaydı. Eski utancı geri dönmüştü. Bu duyguları öfke takip etti. Bu iş bitirmeliydi.

Acil girişine çıkan koridor ambulans ışıklarıyla renklenmişti. Son bir gayretle o tarafa doğru hareketlendi. Ansızın bir kapı açıldı ve karşısına bir adam dikildi. Bu yüzü tanıyordu. Her şeyin bittiğini düşündü.

***

Araç şehrin dışına çıkan karanlık yolda hızla ilerliyordu. Yalım otuzlu yaşlarında traşlı, ufak gözleri ile şekillenmiş yüzü, yanağına düşen saçları ile yolla konsantre olmuştu. Özmen ise adeta parlayan teni, o beyazlığın ortasındaki masum gözleri ile minyon görünüşlü bir kadındı. Kocasına bir şeyler anlatmak istercesine adama baktı. Yalım kontrol etmeye çalıştığı tedirginliği ile

-“Bunları düşünmenin faydası yok. Tek yapmamız gereken arkamıza bakmadan uzaklaşmak.”

Kadın arka koltukta uyanmaya başlayan çocuğa baktı.

-“Umarım hatırlamaz…” dedi.

-“Bilemiyorum, keşke…” Yalım suçluluk içindeydi.

-“Bu ikimizin kararıydı.” dedi kadın.

-“Kendini suçlama lütfen. Korumak istediğimiz için hastaneye götürdük… Artık sadece biz varız.”

Çocuk gözlerini açtı ve huzurla ön koltuktaki ailesine baktı. Sonunda O’nu uzaklara götürüyorlardı. Birkaç haftadır yaşadığı acıları şimdiden unutmuş gibi ona doğru eğilen annesine gülümsedi. Özmen çocuğunun gözlerindeki huzuru gördü ve bir nebze olsun rahatladı. Doğru olanı yaptıklarını biliyordu. Sadece çocuklarına ne olduğunu öğrenmek istemişlerdi. Yaşananlar kaygılarını azaltmamış arttırmıştı. Çocuğa sevdiği susamlı keklerden birini uzattı ve emniyet kemerini kontrol etti.

Çocuk kendinde de bulunan, annesi ve babasının da boynunu süsleyen aparata dikkat kesilmişti.

-“Çok sıkıyor. Neden çıkaramıyoruz?” Özmen çocuğa dönerek;

-“Baban açıklamıştı canım, Dünya zor zamanlar geçirdi. Boyunluk bizi koruyor.” dedi. Çocuk ikna olmamıştı.

-“İyi ama ben yine de çıkarmak istiyorum…”

Yalım gülümseyerek çocuğa doğru döndü, tedirginlikten sıyrılmış gözleri sevgiyle parlayarak bakıyordu. Tam konuşmak üzereyken çocuk ön camı gösterdi ve bağırdı.

-“Baba?!?” Önlerine bir araç çıkmıştı.

Yalım arabaya çarpmamak için son anda direksiyonu kırdı. Başarılı olmuştu ama araç savrularak metal korumaları kırdı, yamaçtan aşağıya doğru yuvarlandı. Taklalar atan araç bir süre sonra durmayı başarmıştı. Birbirine sürtünen metallerin çıkardığı sesler ürkütücüydü. Sadece çocuğun ağlaması duyuluyordu. Ufaklık kan içindeki elini arabanın camına dayadı, yolun olduğu yükseltiden, dumanlar çıkan arabaya doğru bakan siluetleri gördü.

Araç kan içindeydi. Yaralı Özmen eşi Yalım’ı kontrol etmeye çalıştı, ölmüştü. İnleyerek, panik ve zorlukla birkaç dakika önce ağladığını duyduğu çocuğuna doğru döndü, ama çocuk orada değildi.

-“Hayır!” diye bağırdı. Bir el kadının tarafından kapı camını kırarak onu sarstı. Kadının çenesini tuttu.. Özmen’in karşısında maskeli ve silahlı adamlar vardı.

-“Söyle! Çocuk nerede?!” Özmen kan dolan ağzını zorlukla oynatarak tanıdığı adama bağırdı.

-“Alamayacaksınız!” Adamın açıkta kalan dudaklarında pis bir gülümseme belirdi. Sert bir darbeyle onu bayılttı. Adamlarından birine işaret etti.

-“Boyunluğunu takip edin ve onu bulun, aracı yakın.”

İşaret ettiği adam

-“İçindekiler?” diye sordu. Cevap sertti;

-“Aracın içinde biri mi var?” Albay ona yaklaştı ve fısıldadı.

-“Bu bir emir teğmen Yengi, yak! Benim, binbaşı Aygut’un emri!”

Teğmen tereddütle araca yaklaştı, yangın fişeğin pimini çekti. Bu esnada araçta, gözlerini ona dikmiş olan kadını gördü. Kadın konuşmaya çalıştı. Sesi ona ulaşamıyordu ama ne dediğini anlamıştı.

-“O’nu kurtarın… Onu kurtarın…”

Birkaç saniye daha bekledikten sonra pimi çekti ve fişeği aracın içine attı. Duman, ardından yanık kokusu yükseldi. İnlemeler duydu ve alevlere eşlik eden keskin bir çığlık. Emir eri Yengi maskesini çıkardı. İnce, uzun, kemikli bir yüzü vardı. Favorileri uzun, gözleri derindeydi. Alevlerin içinde oynadığı gözlerini gökyüzüne dikti.

Yamacın karşısındaki uzak yükseltide bir çocuk anne ve babasının öğütlediği gibi, boyunluğunu çıkarıp yere atıyordu. Gözlerini kırpmadan yanan aracı, ailesine yapılanları izliyordu. Annesini son defa, çığlık atarken duydu. Ateşe yakın değildi, ama alevler onu da kavuruyordu. Küçük Dünyası alev almıştı. Hiç sönmeyecek bir ateş. Eski hayatı yoktu.

***

Güzel giyimli genç adam sokak boyunca yürüdü. Evine uzak olmasına rağmen her sabah gittiği, yemekten keyif aldığı susamlı kekleri yapan dükkan yol boyunca dizilmiş yanan bidonların sonundaydı. Gün yeni ışımaya başlarken ince sakalı, sırtına düşen örülü saçı ile ilgi çekiciydi.

Mekanın içi oldukça güzel döşenmişti; zeminden tavana kadar yükselen camlar dükkan ve sokak birleşmiş, yüksek tavandan sarkan, kimi yerde düğümlenen kırmızı kadife perdeler içerde bu renkte bir bulutun dolandığı hissini uyandırıyordu. Kasadaki genç kadın tanıdık ve hoşnutluk taşıyan bir ifadeyle adamın boyunluğunu tarayarak ücreti aldı.

Yer üstü metrosuna bindi. Her zaman yaptığı gibi kendini insanlardan soyutlamak istercesine gazetesine dalmaya çalışıyordu. Gazetesindeki haberler hareket halindeydi. Alttan ve üstten borsa rakamları geçerken diğer haberler farklı dillerdeki alt yazı seçenekleri ile önünde ağır çekim oynuyordu. Teknoloji ve ekonomi haberlerini inceleyen gözü dini konuları inceleyen bir araştırmaya ilişti. Özellikle uzak durduğu haberlere. Haberi dokunarak seçti. Boyunluğundan kulaklık opsiyonunu seçti ve ses seviyesini ayarladı. Tekrar dokunduğunda yayın başladı.

-“Suret, bir efsane mi?… Bozulmuş bir DNA. Boyunluklarımızla korunmaya çalıştığımız radyasyonla şekillenecek, insan doğasının yapısını bozacak bir felaket; bir kıyamet mi?… Yanımızda söylence bilimi konusunda uzman albay Yengi Atabörü var…”

Haber duyduğu isimle daha da önem kazanmıştı ki, güzel bir kadın yanında boşalan koltuğa otururken gazetesine çarptı ve haber otomatikman kapandı. Genç adam şaşırdığını belli etmeden sert bir şekilde kadına baktı. Kadın özür dilemiş ama genç adam oralı bile olmamıştı.

Birkaç saniye sonra haberi yeniden izlemeyi düşündü, vazgeçti. Teknoloji haberlerine göz gezdirmeye başladı. Uzakta doğan puslu güneşin ilk ışıkları yüzüne vurmaya başlarken şehir aydınlanıyordu. Güneşin ne kadar zamandır puslu göründüğünü düşündü. Aslında her şeyin puslu olduğunu geçirdi içinden. Her şey, anlamını yitirmiş birer hatıranın, nesnenin samimiyetsiz kopyaları gibiydi…

Gökdelenin önündeki sırayı yararak geçti, özel girişe yöneldi. Yüzlerce kişi bekliyordu. Geçtiği kapıda boyunluğu kimlik onayı verdi Mekanik ses yankılandı;

-“Edgü Ayata, hoş geldiniz.”

Asansörden çıktı. Hızla masasına uğradı ve çekmecesinden aldığı sanal evraklarla toplantı odasına yöneldi. Toplantı henüz başlamamıştı. Özel bir teknoloji firmasında üst düzey yöneticiydi. Başıyla katılımcıları selamladı. Müdürü Alyu siyah, uzun saçlarını sol göğsünün üzerine düşürürken gülümseyen gözleri ile ona baktı. Edgü Etkileyici bir sesle ekrandaki yüz kodlamalarını anlatmaya başladı

-“Yüz yıllardır aynı yüzleri küçük farklılıklarla kopyalıyor ve bir ömür onlarla yaşıyoruz.” Ekranda yüz profilleri belirmeye başladı; soluk benizli, siyah, ince, kemikli, küçük, büyük suretler ekrandan sırayla geçti. Annesi, babası ve kendisinin kullandığı suretleri gördü. “Unuttuğumuz kalıntılar.” dedi ve bir anlık sessizliğin ardından devam etti. “Bir dönüm noktasındayız. Genç nesiller yenilik ve başka yüzlerin peşindeler. Boyunluklardan farklı aparatlar kullanmak istiyorlar.”

Çekici ve kendinden emin bir erkekti. Masanın diğer ucunda oturan Alyu gülümsedi.

Toplantının ardından masasına oturmuş, bugün aldığı gazeteyi süzüyor, o haberi tekrardan izleyip izlememek arasında gidip geliyordu. Saatine baktı, çıkmaya hazırlanıyorken Alyu’nun gözlerinin üzerinde olduğunu fark etti.

Gökdelenden uzaklaşırken temkinli bir şekilde normalde sapmadığı ara yollardan birine girdi. Birkaç blok ötedeki bir araba onu beklemekteydi. Araca girer girmez bir el bacağını tuttu. Alyu tutkuyla Ergü’ye dokunmaktaydı.

-“Bu sefer ekran olmadan yapalım!” diye bağırdı.

-“Güvenli değil.” dedi Edgü.

-“O zaman acele edelim, çünkü yanıyorum!”

Araç hareketlenirken bir diğeri onlara uygun bir mesafede eşlik etmeye başladı. Albay Yengi yanındaki adama “mesafe bırak” dedi…

***

Araç eski, üzerinde B-29 yazan bir deponun, Edgü’nün evinin önünde durdu. Tanımlama sistemleri tüm arabayı ve içindekileri taradı. Üç aşamalı kilit –el, yüz ve göz- tanımlama sistem ölçümlerinin ardından araç parkı, teknik atölye, marangozluk malzemeleri ve spor aletlerinin bulunduğu alt salona girdi. Edgü ses tanımlama programı ile önceden ayarladığı destek programını çalıştırdı. Mekan eski bir rock şarkısı ile yankılanıyordu. Üst kata çıkmadan önce buzdolabını açıp kadın ve kendisi için bal aromalı ama alkol oranı yüksek bir içki doldurdu. Alyu’nun kahkahaları müzikle harmanlanıyordu.

Geniş asansörle çıkılan üç katın ardından modern döşenmiş, özellikle ahşap eşyaların yoğun olduğu kata girdiler. Bu eşyaların çoğu onun tarafından yapılmıştı. Onları depoya ismini veren uçağın posteri karşıladı. Üzerinde ‘Enola Gay’ yazıyordu.

Alyu daha fazla beklemek istemiyordu.

-“Bu sefer nerede yapalım? Nükleer bomba atılmış bir araziye ne dersin?” dedi.

-“İnsanlığın binlerce yıl öncesine dayanan ilk radyoaktif trajedisi üzerinde sevişmek.”

Edgü bir kat aşağıya, merdivenle inilen özel bölüme geçmeden önce perdeleri açtı. Bir an camdaki yansımada ve arkasındaki karanlıkta kendini gördü. Yüzünü hüzünlü bir iz gölgeledi.

15 dakika kadar sonra ev Alyu’nun inlemeleri ile dolmuştu. Eşyaların gün boyunca içinde yüzdüğü sessizliği şehvet çığlıkları bozuyordu. Büyük ekranda, uçsuz bucaksız bir kumsalın ortasında, yarı bellerine kadar suyun içinde, dalgaların sesini duyarak sevişiyorlardı. Merdivenle inilen katta her ikisi de farklı odalarda koltuklara oturmuş, ortak bir halüsinasyonu paylaşıyorlardı.

Aynı çığlıklar sokaktaki aracın içinde de yankılanmaktaydı. Ajan albaya dönerek konuştu

-“Bulundurduğu yasak teknoloji için bile tutuklayabiliriz. Neden bekliyoruz?”

Yengi’nin yüzünde hiçbir değişim olmadı. Donuk bakışlarını ajana çevirdi. Telsizine

-“Boyunlukları aktif mi? Programı yükleyin.” dedi.

Bu esnada kadın yaklaştığı orgazmın hazzıyla doruklara doğru sürükleniyor, kumsalın ince kumlarını avuçluyordu. Doruk anının ardından yarı çıplak Edgü önündeki panelden ‘otomatik sürücü’ seçeneğini tuşladı. Ekrandan plajda neler olduğunu görebiliyordu. Kadın hala adamın onunla bağlantıda olduğunu, seviştiğini zannediyordu. Panelde ‘Program ayarlamaktadır’ uyarısı çıktı. ‘Tekrar sevişme teklifi’ni tuşladı. ‘Kabul edilmezse’ uyarısının karşısına ‘alarm’ seçeneğini işaretledi. Alyu bugüne kadar hiç hayır dememişti. Yeni mekan ‘Dünya dışında, Ay yüzeyinde’ydi.. ‘Orgazm varış süresi 30 dakika’ seçeneğini tuşladı.

Üst kata çıktı ve alt katın mikrofonunu etkinleştirdi, Alyu’yu dinlerken buzdolabını açtı. Hareketleri daha farklı görünüyordu. Tuvalete gidip, kapağı kaldırdı ve oturdu. Eski, kendinden emin görüntüsünden eser yoktu. Sigara yaktı. Dalgındı. Gözlerinde derin bir yorgunluk vardı. Ellerini yıkadı ve aynaya baktı. Boynundaki teknolojik alete elini sürdü ve onu çıkardı… Değişen hiçbir şey yoktu, hala oradaydı.

Tuvalet kapısını kilitledi. İlaç dolabının arkasından küçük bir cihaz çıkardı ve pimini kaldırıp bastı, gözlerini kapadı. Alet üç saniye kadar sonra önce beyaz, sonra mavi, son kırmızı flaş patlamalarına benzer yüksek derecede ışıldamalar yarattı. Birkaç saniye sonra her şey normale dönmüştü. Cihazın ekranına baktı. Üzerinde “görsel ya da işitsel iletişim cihazı bulunamadı” yazıyordu. Saatine baktı, kurma kolunu kendine doğru çekti ve terse çevirdi. Altıncı çevirişinde ön yüz kendini bıraktı. Köstekli bir saat gibi açıldı. Annesi ve babası kucaklarında küçük yavruları ile ona bakıyorlardı. Kendi çocukluğunun üzerine işaret parmağını bastırdı ve bir süre bekledi. Tarama yüzeyi mavi bir ışık yayarak parmağı okudu. Edgü değişmeye başladı; atletik vücudu, çekici görünümünün altından hoş, sportif, genç bir kadın ortaya çıkmaktaydı. Yorgun ama güçlü görünüyordu. Kendini, aslında olduğu şeyi doymak istercesine süzdü. Soyundu. Duşa girdi. Duşun yarı şeffaf camında kusursuz hatları seçiliyordu. Banyodaki gizli ekranı açtı ve sanal odayı izlemeye başladı. Kendine dokundu ve eli aşağıya doğru kaydı, dudaklarından küçük ama kadınsı, çaresiz bir haz fısıltısı çıktı. Bir başkası olarak yaşamak zorundaydı.

***

Duştan çıktığında hızla kurulandı ve saatini kontrol etti. 10 dakikası vardı, alarm çalışmamıştı, aynı kıyafetleri giydi. Gizli ekranı tekrar açtı, Alyu şiddetle titriyor gibiydi. Orgazmın erken gerçekleştiğini düşündü. Alarm çalmamıştı. Saatini taktı, yeniden Edgü’ydü. Vücudunu, sesini kontrol etti. Mimik yapıyor, aynada kendine dikkatle bakıyordu. Banyodan çıktı, evin içinde dolanıp kendi işlerine yoğunlaşmışken bir an mutfak masası üzerindeki telsizden ses gelmediğini fark etti. Gevşemiş ve dikkatsiz davranmıştı. Kendine kızarak aşağıya indi ve dikkatlice odaya girdi. Alyu’nun gözleri fal taşı gibi açıktı ve bacakları koltukta çırpınmaktaydı.

Paniklememeye çalıştı. Kafasında her zaman bir acil planı vardı. Kapıdan hızla çıkarken koridorda iki kişi ile yüz yüze geldi. Çok çevik birkaç hareketle onları bertaraf etti. Bunun bir mekanik hata olmadığı gerçeği ile yüzleşti. Deşifre olmuş olmalıydı. Merdivenleri çıkarken yüksek sesle saydı;

-“1, 2, 3, 4, 5!”

Eğildi ve merdivenin altına bantladığı tam otomatik silahı aldı. Kontrollü bir şekilde mutfağa geçti. Kalbi hızla çarpıyordu. Etrafını kontrol ederek ve acele etmeden gömme fırınların arasında kalan bir başka mutfak aracını kendine çekti. Aletin üstü bir bilgisayar paneliydi. Tüm bilgi sistemini ve database’i bilinmeyen bir yere aktaracak, evdeki verileri yok edecek talimatı onayladı.

-“Belki de…” dedi, nefes nefeseydi.

-“Belki sadece hırsızdırlar.”

Kendi söylediğine kendi de inanmamıştı, adamlar gerçekten iyi eğitimli görünüyorlardı. Hele o boş gözler. Yamacın üstünden ona ve ailesine bakan siluetleri hatırladı. Amaçları belliydi. Tam kontrolü eline geçirdiğini düşünürken büyük aynanın önünden geçti ve şaşırdı. Yine o genç kadına dönüşmüştü, Panikle saatine baktı, üst kapağının kırılmış olduğunu, annesi, babası ve çocukluğunun kendine baktığını gördü. Tam bu esnada kapıdan silahlı bir düzüne asker içeri girdi. Elindeki silahı onlara doğrultu. Depoyu imha edecek emri vermediğini düşündü. Salonda bir emir yankılandı

-“İndirin silahlarınızı!”

***

Cızırdayan floresanın altında uzun süredir oturuyorlardı. Kadın adamın önündeki dosyalara bakıyordu. Adam ise kadına…

Uzun süredir aradığı oydu. Ona sunulan ilk özel emir onun infazıydı. Anne ve babasını alevlere teslim etmesi, neden bulunması ve yok edilmesi gerektiğini uzun süre anlamlandıramamıştı. Yetki basamaklarında yükseldikçe infazın, infazların gerekliliği ile yüzleşmişti. Yukardan gelen emirler netti; bu Dünya için yok edilmeliydi.

Başında bulunduğu departman büyük bir ağa bağlıydı. Yüzlerce kişi yıllardır onu bulmak için uğraşıyordu ve işte şimdi tüm bu çabalar karşısındaki sandalyede fizikselleşmişti.

Bir an kadınla göz göze geldi. Kadın albayı çok iyi tanıdığını düşündü. O alevlerin içinden yükselen, hala duyduğu çığlığın sebebiydi. Rüyalarında uzandığı anne babası, ateşte dans eden o gölgeler ve bir yangın. Kadın adamın gözlerinde hiç beklemediği bir şeye rastladığını düşündü. “O katil benim!” diye haykırmasını bekledi bir an.

Işıklar yanıp söndü, titredi ve tekrar eski cızırtısına döndü. Albay dosyalardan ilkini açtı

-“Ushan Temur, Temur ailesinin tek çocuğusunuz. 29 yaşında, kayıp. Aileniz bir kazada…” Kadın sert bir tutumla;

-“Bir kazada değil, katledildiler!” dedi.

-“Annem ve babamın katilini tanıyor musunuz albay?”,

-“Demek beni tanıyorsunuz. O kazada…” albayın konuşmasına yine fırsat vermedi.

-“O zaman şöyle sorayım; bir düğmeye basıp değiştirdiğiniz hayatlar, bir ateş yakıp insanları ittiğiniz türden kazalar mı?!”

Albay Yengi derin bir nefes aldı. Yıllar boyunca bu örgüte hizmet etmiş ve çok şey görmüştü. Ama hiçbir şey, ilk seferde aldığı o canları, ona verilen ilk şiddet emrini unutturamamıştı. O günün ardından göğsünde ve zihninde gittikçe alevlenen şeyin ne olduğunu anlamlandıramıyordu. Kız çocuğunu arıyordu. İnfaz edilen anne ve babasına birkaç yüz metre ötede yere atılmış boyunluğu gördüğünde ufaklığın fazla dayanamayacağını düşünmüştü. Onu her zaman açık tutuğu merakının merkezine yerleştirmişti.

-“İnanmayacaksınız, biliyorum ama iyiliğin için buradayım.” dedi.

-“İyilikmiş. Benim için kolay bir ölüm mü var aklınızda? Çocukluğumdan beri aynı yalanlar. Kim bilir, belki de beni öldürerek, yani en iyi yaptığınız şeyi yaparak huzura kavuşturabilirsiniz. Ben de sizin yalanlarınızı daha fazla duymam! Kendimi öldürmek fazlasıyla kolay olurdu.”

Albay önünde açık duran, ezbere bildiği dosyayı kapattı.

-“Biliyorum, yanağınızdaki şu gamze…” Kadın şaşırmıştı.

-“Yanağım mı?”.

Albayın sesinde bir samimiyet vardı

-“Şu siz gülünce yüzünüzde birden beliren yer. Yüzünden utanan genç bir kızın ergenlik depresyonu. Bir çivi kullanmıştınız değil mi? Sanırım o kadar acıdı ki…”

-“Merak ettiğiniz buysa hayır; ruhum daha fazla acıyordu. Ve evet, yapamadım! İyileştiğimde artık oradaydı.”

Albay artık konuşmaya başladıklarını düşündü.

-“Bayan Temur, önemlisiniz.”

Kadın yine öfkelenmişti

-“O doktorlar da aynı şeyi söylüyordu albay! Önemliymiş!! Bir anne ve baba çocuğuna ne olduğunu merak ederek hastaneye götürür ve çocuklarını emanet ettikleri o güya güvenli yer canavarların midesidir. Yüzlerce teste sokuldum!”

Albay alaycı sayılabilecek bir ses tonuyla konuştu

-“Aslında iyi bir hastaneydi.”

-“Yerin üstündeki kısmı evet! Ama…” diyerek haykırdı Ushan. Albay bitiremeyeceği cümleyi tamamladı

-“Ama yerin altındaki 24 kat ve sizi bulundurdukları özel, B29 numaralı oda için aynı şey söylenemez… Size yazılmış normal ilaçların belirli kodlarla farklı, çizgi dışı deneylere denk geldiği, üst katta grip tedavisine denk gelen şeyin B29’da beyninizin her kıvrımına izinsiz dokunmak anlamına geldiği bir yer. Sizi şaşırtıyor muyum?”

Ushan albaya doğrulayıcı bir taraftan da şüpheci bir şekilde baktı.

-“Ne yapıyorsunuz? Bu ne tür bir oyun?!”

Albay masadan kalktı ve rutubetli odada dolaşmaya başlayarak konuştu

-“Size bir teklifim var bayan Temur. Üstlerime hafifletici sebep olarak gösterebileceğim, kendi rızanız ile suretinizi değiştirmeye istekliliğiniz ve tabii üreme ihtimalinize karşı bir ameliyat. Toplumumuz ve yöneticilerimiz buna minnettar kalacak. Kim bilir, belki sizi kontrollü bir şekilde topluma geri bile döndürebiliriz.”

Ushan önünde duran kalın dosyalara baktı.

-“En üstteki, yukarda saklanan tarihi bilgilere girdim. Geçmişin yüzlerinden geliştirdiğim suretler, sanal ve mekansal seks makinası bile infazım için net delil. Neyiniz var albay?? Döktüğünüz kanlardan dolayı bana borçlu olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Gerçekten ne istiyorsunuz?”

-“Dünya için bir şans…”

***

Ushan bir rüyanın içinde kaybolmuş, ne yapacağını bilmez halde savrulmaktaydı. Karanlık bir ormanın içinde yol alırken gölgesinin arkasından yansıyan bir ışıkla önünde uzadığını ve dans ettiğini görüyordu. Geride bıraktığı düzlükte bir araba yanmaktaydı. Ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın alevlerin sıcaklığı sırtına vuruyor, bir türlü kurtulamadığı çığlık ona eşlik ediyordu.

Gözlerini açtı. Sadece önlüklerini görebildiği insanların ortasında yatmaktaydı. Ameliyat lambası kıskaçlarla çerçevelenmiş, yüzüne odaklanmıştı. Bir kalem yüzünü işaretleyerek ilerliyor, arkadaki hemşire değişik ebatlar ve özelliklerdeki lazerli bisturileri hazırlıyordu. Yüzlerini göremiyordu. Karanlık ormandaki rüyasına yeniden dalmadan önce dudakları kıpırdandı.

-“Sonunda ‘son’ başlıyor…” Zaman kaybolmuştu.

Yattığı yerde sıçradı. Paniklemişti, kurtulmaya çalıştı. Derinden kulağında gelen tek anlaşılır cümle;

-“Yardım ediyoruz, iyileşeceksin.”di. Gözlerini açmaya çalıştı. Flaş gibi patlayan ışık huzmeleri gördü. Bir hasta bakıcı yere düştü. Duvardaki ışıklı pano kırılmış, Ushan’ın üstü kalemlerle çizilmiş yüz şemaları yere düşmüştü. Işık patlamaları oluyordu. Gözü yukarıdaki camekanlı alana odaklandı. Önceden orayı gördüğünü, bazı kişilerin onu izlediğini hatırladı. Şimdi kimse yoktu. Yüzünü yoklamaya çalıştı. Elleri çözülmüştü, bağlı değildi. Yıllardır özenle sakladığı benliği, sureti yok olacaktı. Belki de yok olmuştu. Gözlerini zorlanarak açtı, yukardaki camekan kırılmış, camlar üstüne savrulmuştu. Feryatlar yükseliyor, silah sesleri dışardaki koridorda yankılanıyordu.

Lazerli bisturilerden birinin yakınına düştüğünü gördü. Uzanmaya çalıştığında ayak bileklerindeki bağlantılarında kesilmiş olduğunu fark etti. Kendine gelmeye çalışan bir doktor onu durdurmak istedi ama Ushan elindeki bisturiyi savurdu ve ameliyat lambasını ona doğru çevirdi. Adamın yüzü çok derin eski yaralarla kıvrımlaşmış, gözleri adeta bu kraterlerin içinde yok olmuştu.

-“Sadece sana yardım etmeye çalışıyoruz.” dedi doktor.

-“Böyle yaşamak çok zor olmalı, bu bir bozukluk…” kadın onu daha fazla dinlemedi.

Geriye kalan ameliyat personeli yaşanan çatışmadan dolayı odanın diğer ucuna toplanmıştı; doktorun yüzüne benzeyen radyoaktif yüzler korku ile ucubenin ne yapacağını bekliyordu.

***

Genç kadın kendini hızla ameliyathanenin dışına attı. Koridorları aşmaya, insanlardan kurtularak bir çıkış bulmaya uğraşıyordu. Kendine gelmeye başlıyordu. Yeniden yüzünü yokladı. Herhangi bir yara ya da acı yoktu. Ameliyat bonesini attı. Damar yolundaki soketi fark etti ve zorlukla çekip çıkardı. Yerde akan kanını ve bıraktığı izi gördü. Işıklar yanıp sönmeye başlamış, geride bıraktığı koridorda bağrışmalar artmıştı.

Bir serum yere düşüp parçalandı. Korkmuştu, albayı ve o cümleyi düşündü

-“…bir şans…”

Kimseye güvenemeyeceğini biliyordu. Yalnızdı. Kanı ve terinin boyadığı elini cebine attı. Ondan korktuklarını biliyordu. İçi acıyla doldu. Koridorun uzak ucunda ona doğru yaklaşan doktor, hademe kıyafetleri giymiş beş kişi belirdi. Boyunlarında aynı boyunluktan olan, vücutlarında dövmeler bulunan bu adamlar kaçağa doğru seslendiler

-“Dur! Sana yardım etmeye çalışıyoruz!”

Duymak istemiyordu. Koşmaya başlamış, bir süre sonra koridorların açıldığı büyük hasta kabul salonuna gelmişti. Üç kişilik bir aile ile karşılaştı. Ailenin küçük kızı radyasyonlu yüzüyle kadına baktı ve

-“Çok çirkin!!” diyerek bağırdı, annesine sarıldı. Kızın annesi

-“Lütfen bize zarar vermeyin!” diyerek ailesini kenara çekti. Anne ve babasını hatırladı. Sadece kızlarını korumaya çalışıyorlardı. Bu yüzler arasında sadece onların yara izlerini, kabuk bağlamış derin çukurlarını, zor açılan sevgi dolu gözlerini sevmişti. İçi burkuldu. Duyduğu utancı ve çiviyi hatırladı.

Son koridor acil girişine, ambulanslara ait ışıklarla renklenmişti. Son bir gayretle o tarafa doğru hareketlendi. Ansızın bir kapı açıldı ve karşısına albay dikildi. Her şeyin bittiğini düşündü…

Koridorun sonundaki sesler artıyordu. Yengi Ushan’ı tüm gücü ile odaya çekti. Ushan direnmeye çalıştı. Albay sert bir şekilde ağzını kapattı. Gözlerinde delice bir ateş, elinde iki tane yangın fişeği vardı. Yüzünü kadına yaklaştırdı ve fısıldadı.

-“Bir çocuk, sonradan geleceklerin habercisi. Gerçeğin çölünde insanlık için son bir savaş…”

Kadın odadan çıktı, çıkış kapısına doğru sendeleyerek ilerledi. Üstünde daha fazla kan vardı. Perişan haldeydi. Kapıyı araladığında flaşlar patlamaya başlamıştı. Tüm basın ve medya oradaydı. Haberlerin, söylentilerin doğru olup olmadığını merak ediyorlar, doğruysa korkunç canavarın yakalanmasını izlemek için heyecanla bekliyorlardı.

Birkaç çığlığın ardından herkes nefesini tutmuş boyunluksuz görüntüsünü, pürüzsüz yüzünü görmeye çalışıyordu. Kendisi hakkında söylenenleri duymaya başlamıştı. Bu sefer bir gazete okumuyordu, haberin ta kendisiydi. “Hesaplaşma zamanı geldi.” diye düşündü.

İnsanlar isterik bir şekilde bağırıyordu. Polisler onları uzak tutmaya çalışırken bir kaçı kadına yaklaşıp yaklaşmamak konusunda karasızlık yaşadı.

Ushan kan, ter ve gözyaşı içinde kalmış yüzünü onlara çevirdi. Onların şaşkınlığı devam ederken ne kadar yorulduğunu, bu hesaplaşmadan korkarak yaşarken belki de her şeyin sona ermesi için doğru noktada olduğunu düşündü. Albay kan içindeki gömleği ile acil çıkışına ulaşmıştı, silahını Ushan’a doğrulttu. Ushan artık bu savaşı bitirmek istiyordu. Dünya için bir şans. Albay’a doğru döndü ve

-“Teşekkür ederim.” dedi…

Elini cebine soktu ve yangın fişeklerini çıkardı. Pimini çekmeye hazırdı. Gözlerinin önünden hayalet bir araç geçti. Ters yüz olmuş, tekerlekleri hala dönen, alev almış, geride bıraktığı bir araç… Gülüyordu, kahkaha atmaya başlamıştı. Yerdeki su birikintisinde genç bir kadın gördü. Başını yıldızlara çevirdi.

-“Özgür yeni Dünya” dedi. Kararlı bir şekilde pimi çekip fişeği göğsüne bastırdı.

Mavi alevler hızla vücudunu sarmıştı. Yıllardır isteyerek ya da istemeyerek bu toplum onu yok etmek istemişti. Korktukları gelecek için yaptıkları bir sürek avı gibi.

Kimse yerinden kımıldayamadı. Kendini yok ediyordu. Yangın yoğunlaştıkça beden hızla kül oluyor, insanların merakı tükeniyordu. Kameraların ışıklarını kapandı. Birkaç kişi anlamlandıramadıkları şekilde ağladı. Bu sahneye dayanamayanlar olay yerinden ayrılıyordu. Her şey bitmişti. Albay yıllar süren sürek avının sonuna gelmişti. Telefonu çaldı. Yukardan çağrılıyordu. Gözlerini gökyüzüne çevirdi.

***

Yükseklerde, puslu gökyüzünün ardındaki büyük uzay platformu ıssızlığın içinde yüzüyordu. Karanlık cüsse altında geceyi kucaklayan ışıltılı şehirlere göz atarak süzülmekteydi. Binlerce insanın yaşadığı, çalıştığı bu platformda yüzlerce TV kanalı oynamakta, veriler ekranlarda kaymakta, operatörler boyunlukların sinyallerini, ulaşan bilgileri müthiş bir ağ ile takip etmekteydiler.

Suretlerin her biri için özel kodlar verilmişti, datalar hızla değerlendiriliyordu. Sağlık durumları, özellikle DNA’ları, yeni doğanların hastane raporları, ilişkileri, konuşmaları inceleniyordu.

Ana ekranın en üstünde “alt yaşam ünitesi; 17.049.712 yazıyordu. Her saniye artan veya azalan bir ana not. İnsanlıktan arta kalanlar…

Özel toplantı odasında iki gün önce yaşanan olayın basından toplatılmış görüntüleri izleniyordu. Genç kadın elindeki fişekle kendini yakmadan önce gökyüzüne doğru bakarak dudaklarını oynatıyordu. Tekrar izlediler. Görüntü yaklaştı. Tekrar izlediler. Görüntü dondu ve kızın küçüklük hali ekranı bölerek alt yaşam bilgileri ile ekrana geldi. Altta “DNA’sı tanımlanamıyor” ibaresi çıktı. Masanın ekrana en yakın bölümünde oturan ajan

-“Emrettiğiniz analizleri yaptık.” General cevabı merak ederek

-“Son sözleri?” diye sordu.

-“Özgür Dünya’ diyor efendim.” dedi.

Albay Yengi masadakileri selamlayarak içeri girdi. Diğer bir ajan;

-“Örgütsellik olasılığı nedir?” dedi.

-“Bu ihtimali düşündük, boyunluk kayıtlarını inceledik. Alt yaşamlarda buna dair bir izlek yok.”

General sesli düşünüyormuş gibi konuştu;

-“Alt yaşamlar kontrol altında. Sistemimiz içinde büyüyen her örgütlü, toplu hareketi algılayabilecek sosyal / mekanik sensöre sahibiz. Ama örgütlenmek için yetkinlik etkili olabilir.”

Albay Yengi uzay istasyonunun yerden tavana yükselen penceresinden dışarı bakıyor, şehirleri ilk defa bu yükseklikten görüyormuş gibi süzüyordu.

-“Siz yanan bir ucube gördünüz.” dedi.

-“Bir ailenin çocuğuydu. Binlerce yıl önce nükleer savaşla kaybedilen DNA’ları taşıyan bir çocuk. Farklılıklarına rağmen onu sevdiler, onu büyüttüler, canları pahasına korumaya çalıştılar. Yaşam hakkı olduğuna inandılar. Aynen “Özgür Dünya” cümlesinde olduğu gibi. Bazen tek kişi bile tehlikeli olabilir. İnandığı güçlü ve gerçek bir fikir Dünya’yı yakabilir. Ayrıca bu fikrin büyümesi için hayatta kalması bile gerekmeyebilir.”

Aygut başıyla onayladı

-“Bu Dünya’daki yegane örgüt biz olmalıyız. Tasnif edilip uygun şekilde saklanan binlerce yıllık bir tarih. İnsanların seçtiği, asla gerçek olduğunu bilmedikleri yüzler. Radyasyona uğramış ama radyasyon korkusu ile büyütülen nesiller. Beyler; biz gerçeği ötekileştirdik İşte güç budur!”

Ana ekrandaki siluetler bilgi aktaran alt yazıları ile hızla geçmeye başladı; Mona Lisa, Alfred Hitchcock, Meryem Ana, Hitler, Marks, Andrew Hepburn, Gandi, Edgar Allan Poe, Colonel Sanders (Kentucky Fried Chicken), Stephen King. Ve saçları tam uymamakla birlikte Usham’ın anne ve babasının yüzleri göründü; Mary Shelley ve Oscar Wilde.

-“Tarihimizden arta kalan tozlar. İnsanlar kimin yüzünü kullandığını bilmiyor. Tarihleri kayboldu. Ve onlardan geriye kalan, soru sormalarına neden olabilecek, peşine düştüğümüz DNA’lar.”

Albay yüzünü tekrar pencereye döndü. Bir an gezegeninin yapay çeperini gördü. Dünya dediği yerin. Sonra Dünya’dan geriye kalanları. Her biri Ay’ın uydusu olabilecek büyüklükte dolanan paramparça enkazı. Bir Dünya’nın olmadığını, kurtulanların öncekilerin yarattığı bir Dünya yalanı içinde Ay’ın karanlık yüzünde yaşadığını gördü. Dünya ve insanlık 3. Dünya Savaşı’ndan kurtulamamıştı. Paramparça olmuştu. Tanıdık coğrafyalar artık dış uzayda tehlikeli meteorlardı.

-“Belki de her şeyin değişmesi zamanı gelmiştir. Geride bırakılan bir enkaz gibi. Tükenişini hızlandırmak için pimi çekilen bir fişek gibi.”

General Albay’ın ne söylemek istediğini anlamamıştı. Albay Yengü gülümseyerek generale baktı.

Albay saatine baktı. Kendisinin geliştirdiği, Albay’ın hastanede verdiği, uzay istasyonuna girmesini sağlayacak surete ayarlanmış saate. Hologramın içindeki gamze gülümseyerek derinleşti. Çok yakınlarda geriye doğru sayan saati ve ona bağlı bombayı düşündü. Generale doğru döndü.

-“Hepimiz için özgür bir dünya!” dedi.

General –“Ushan!!” diyerek ayağa fırladı. Diğer ajanlar ne olduğunu anlayamamıştı.

Uzay platformu önce çok küçük ve ardından büyük bir gürültüyle sarsıldı. Patlamalar birbirini takip etti…

Artık ‘bir üst, bir göz’ yoktu. Artık köleliğin süslü boyunlukları, suretler yoktu. Tek suret vardı. İnsanlığın acı tarihinin sureti. İnsanların televizyonlarında otomatik olarak oynamaya başlayan binlerce yıllık tarih. Örgütlenmiş ön yargı eski dünyanın kalıntıları arasına doğru saçılmıştı; artık onun kadar eski ve paramparçaydı…

http://fabilog.com/suret/

Yazar: Murat Dural

Kullanılan görsel kaynak: http://www.mustafasus.com/wp-content/uploads/2013/06/KIRIK-AYNA1.jpg

Avatar

Latest posts by Murat Dural (see all)

Article Tags:
Article Categories:
Bilim Kurgu · Fantastik

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.