Kitap Gönder
Ara 12, 2013
1768 Views
0 0

TAVR-I MEÇHUL

Written by

tavrımeçhul

Bölüm 1

Totolojik önermeler kadar sığ ve samimi bir hayat sürmeyi isterdim. İsterdim, diyorum çünkü olmayan şeyler arkasından ağıt yakmak benim karakterimdir. Bir zamanlar yaşadığım ve sonu dik bir yokuşa çıkan sokağım da benim karakterimdir. Allah aşkına kaç tane karakter barınabilir aynı zihnin içinde? Suyun içinde fısıltılarla çözülen çocuk ilaçları gibi dağılan bir zihnin sahibiyseniz tebrik ederim, asla belli bir miktar yoktur.

Şişman şaklabanların önüme koydukları soru kâğıtları gibi artık karakterim. Günün koşul ve şartlarına göre bir elbise giymeye benziyor her şey. Bu kadar soğukkanlı olmak hiç iyi değil! Çekici, alıngan, manik, obsesif… Liste uzayıp gidiyor. Liste hiç bitmiyor. Param, sigaram, odamın oksijeni, umudum bitiyor, ama amına koyduğumun listesi bitmiyor. “Neden biliyor musun?” diye sormuştum ya, bilmediğini adım gibi biliyordum.

24 yıl önceydi. Tanrı yapıldığında anlamı bozacak bir ironi yaratmak istedi. Biraz balçık vardı, biraz sülfür kokuyordu. Ortam ironi yapmaya müsaitmiş ki yaratılma emrim ilgili mercilere iletilmiş. Tanrı işte, hikmetinden sual olmuyor, zaten asıl trajedi insanların Tanrı’nın hikmetiyle ne yapacaklarını bilmemelerinden kaynaklanıyor. Keza Kâlû Belâ’da fikrim alınsaydı, “bu kadar tahammülsüzlük eklemeyin,” derdim, “kimseyi incitmek istemiyorum.” Boşlukta dağılan bir inlemeydi isteklerim. Ama beni attıkları yerkürenin içindeki silah ve kadın sesleri gayet net duyuluyordu. Aslında kadınlar konusunda emin değilim. Onların gerçekliği için yeter-sebep gerekiyordu. Bir kadının sesini içinizde hissetmiyorsanız, o sizin için gerçek değildir, kendiliğinden hissettiklerimiz bize seçikliği ve seçiklik de gerçekliği verir. Bu durum silahlar mevzu bahis olunca biraz sekteye uğrar. Yaygın kanının aksine insanların ilk güdüsü haz değil, hayatta kalmaktır, yani korku! Ensenize dayanmış bir namlu size bunu hissettirebilir ve bu duygu kadar gerçek başka bir duygu yoktur. En azından reklamcılar tarafından henüz icat edilmedi.

Bana gelince, sizin bilmediğiniz bir gerçeklikten geliyorum. Orayı gördüm. Havasını soluyup, betonlarına bastım. Bastığım betonlara kan da akıttım elbet. Bir koridor vardı, uzun, karanlık, nemli, soğuk… Bu tip koridorlarda asla şaka yapılmaz; çünkü bu koridorlar devlete aittir. Henüz espiri anlayışı olan bir yönetim şekli bilinmiyor. En azından siyaset bilimciler tarafından henüz icat edilmedi. Mevzu bahis koridor, Sincan Kapalı Cezaevi’nde bulunuyor. Oraya nasıl düştüğüm değil, oradan nasıl çıkabileceğim mesele. Çıkmak isteyip istemediğim apayrı bir mesele.

Bölüm 2

            Yazmaya başlamadan önce bildiğim her şeyi bir mont gibi çıkarıp askılığa asıyorum. Bunu Pasteur’dan öğrenmiştim. Bildiklerimi bana öğreten her insan gibi o da ölü. Tabi bu durumun güzel yanları yok desem yalan söylemiş olurum. Hayattaki bütün hocalarınız ölürse asla sınav olmazsınız.

Ranzamda uzanmış uyuyan mahkûmların horultu orkestrasını dinlerken 2 haftadır yıkanmadığımı anımsadım. Horultuların çıkardığı ses kocaman bir çöp kamyonu gibi olmasa bu bağlantıyı kuramazdım şüphesiz. Uyku omuzlarımı yatağa çivilemeye uğraşsa da kendimi kaldırıp hamam bölümüne gidebildim. Diyarbakırlı Resül de oradaydı. Contayı 6 yaşında yediği dayaklardan yakmış bir meczup. 18 yaşını kuzenine tecavüz ederek kutlama kararı almasaydı, memleketinde bir şeyleri otlatıyor olabilirdi. Akıl hastanesi yerine cezaevine gelmesinde kadın savcının feminist olmasının ve delilerden anlamamasının da bir miktar payı olmalı diye düşünmüşümdür. Ama ne düşündüğümün bir önemi yok artık. Sonuçta o hamam Resül’ün bulunduğu son yer olacaktı. Meczup ya da değil, hapishanelerde tecavüzcüleri pek sevmezler. Resül koğuşun önemli bir kısmı için neşe pınarı görevi görüyordu. Bu durum zavallının iyileşmesine yardım etmiyordu belki ama diğerlerinin kadınsızlıktan delirmesini önlüyordu. Aynada tıraş olurken arkamda patlıcan burunlu, sönmüş gözleri olan o varlığı gördüm. Oturduğu köşeden kalkmış ve tecavüz etme sırasının yine kendine gelmiş olduğunu sanıyordu. İşte böyle kötü fikirleri olmasa insanoğlu daha uzun süre yaşayabilir. “Hayırdır lan, ne bakıyorsun?” diye sordum. Resül’ün direk konuya girmesi sonraki hamlemi planlamakta bana çok yardım etti. Suratına yayılan iğrenç tebessümü ve hırıltılı sesiyle, “biz de biraz eğlenelim mi İbrahim?” diye yönelttiği sorusundan sonra kendimi yeni bir cinayetin eşiğinde buldum. Kaçınılmaz sonuçları önceden kestirme konusunda müthiş yetenekliyim. O an elimde tuttuğum şeyin bir ustura olmaması üzücüydü. Ancak ne pahasına olursa olsun bu durumdan kurtulmam elzemdi. Pek çok şart altında taviz verebilirsiniz ama hapiste verilen tavizin sonuçları sıradan olmaz. Taviz, Rus yapımı Matruşka bebeklerine benzer; içinden sürekli yenileri çıkar. Yani taviz, sadece başka bir tavizin yeniden üretim aracı olabilir. “Resül amına koyarım, kalbini kırarım! Siktir git zıbar yerine!” diye verdiğim ihtardan sonra sağ elini omzuma koyup beni kendine çekmesi bir oldu. Vücudum geriye doğru giderken kazandığı ivmeden yararlanıp zaten gereksiz yere hacimli olan burnuna sert bir kafa darbesi indirmemle Resül’ün burnunun bir kan musluğuna dönmesi sürpriz olmadı. Kırmızı renk evrimsel olarak her zaman insanı tahrik eder. Bu bazen cinselliğe, bazen de gereksiz cinayete sebep olur. Kırdığım burunun yarattığı tatminsizlik ve ağzıma gelen nefretin tadıyla sağ yumruğumu aynaya indirip, sol elimle en uygun cam kırığını alıp salçalarından yakaladığım Resül’ün deli gözlerindeki merhamet dileğine rağmen şah damarına indirdiğimde A3 koğuşu kapıya dizilmiş ilk defa canlı “realite şov” izliyordu. Her taraf o kadar kırmızıya boyanmıştı ki, “En canlı renkleri size getirelim.” sloganlı bir ürün yerleştirme alsak godoş hapishane müdürü ihya olurdu.

Bağrışların arasında koğuşun 2 kanatlı dev demir kapısının açıldığını duydum. Sanki bunu duyan tek benmişim gibi 43 adam mal mal suratıma bakmaya devam ediyordu. Nöbetçi gardiyanlar kalabalığı yarıp hamama girdiklerinde işteki ikinci günü olan Mert olduğu yere kustu. Oysa bir çömez için muhteşemlik derecesinde staj sahnesi hazırlamıştım. Ancak Rıfat, 25 yıldır aynı bok çukurunda debelendiği için midesi bunu kaldıracak kadar hacimliydi. Rıfat’la göz göze geldik, “birbirimizi kandırmayalım. Senin üzerindeki bok hepimizinkinden pis kokuyor.” dediğimi anlamış gibi dudaklarını ısırıp, kaşlarını çattı. Sahibi Rıfat olan “Ne yapıyorsun lan sen amını yolunu siktiğim!” küfürü yankılandı hamamın küflü duvarlarında. Rıfat olduğu yerde zıplayıp küfürler ederken, Sinan olaya el koymak durumunda kaldı. 43 embesili avluya çıkartıp beni ve Resül’ün kanla kaplı bedenini orada bıraktılar. Rıfat sakinleşmiş, artık küfürlerine bağlaç ekleyebilecek kadar öfkesini kontrol edebiliyordu. “Nasıl oldu lan? Anlat hemen!” diye emir kipleriyle süslediği bir talepte bulundu. “Savcıyı çağırın, sadece ona anlatırım.” dedim. İstediği cümleyi duyamamış olmanın verdiği hırsla copunu sağ diz eklemime indirdi. Zaten kanla kaplanan zeminde böcek gibi yere yapışmam zor olmadı. Tarifsiz bir şekilde acı hoşuma gittiği için, “elinin ayarını sikeyim Rıfat.” dedim. Ne olduysa o anda oldu zaten. Üzerime inip kalkan en az 6 copun altında, cenin pozisyonunda kendimi korumaya çalışırken Resül’ün cesediyle göz göze geldim. Gözleri fal taşı gibi açık, göz bebekleri tamamen geriye dönmüş şekilde içine şeytan girmiş bir deliye benziyordu. Bulunduğu durumu yadırgamış ve ortamdan uzaklaşmak isteyen bir salyangoz gibi dışarı çıkmıştı dili. O an, dışarıda dolaşması herkes için tehlikeli birisi olduğumu anladım. Beni içeri atmakla en doğru kararı vermişti sistem. Peki, şimdi ne olacaktı? Zaten insan öldürmekten mahkûm edilmiş birisini bir daha nasıl mahkûm edeceklerdi? Mahkûmların mahkûm edildiği bir yer var mıydı?

Resül’ü öldürdükten sonraki 3 günü hücre hapsinde geçirdim. Bu süre içinde evraklarım hazırlanmış ve mahkemeye çıkacağım günü bekliyordum. Gardiyanlardan Sinan’ın getirdiği haberlere göre Resül’ün ailesi kendisiyle yaşadığım kanlı maceradan pek memnun kalmamış. Tecavüz edilen kız Resül’den hamile kalınca tahliyesinden sonra evlendirmeye karar vermişler. Tabi aile meclisi beni hesaba katmamıştı. Bir yerlerde hiç tanımadığım bir çocuğu babasız bırakarak yine kendimi çok şaşırtmıştım. İleride o çocuğun bana teşekkür edeceğinden adım kadar emin olsam da, içimde sızlayan son bir insanlık zerresi hâlâ varlığını muhafaza ediyordu. Bu noktadan bakınca hepimiz muhafazakâr insanlarız, hepimizin muhafaza etmek istediği şeyler var.*

Bölüm 3

            Hücredeki üçüncü günümde yemeğimi getiren Sinan’a basit bir soru sordum. “Neden bana dışarıdan haber getiriyorsun? Sittin senedir bu aptal işi yapıyorsun. Toplumun dışkısı haline gelmiş bizlere nasıl hâlâ iyi davranabiliyorsun? Aldığın para tatmin etmiyor, yanında bir de manevi tatmin mi istiyorsun? Siktiğimin aşiret geleneği beni mahkeme günü punduna getirip mıhlayacak, bana kurbanlık koyun gibi bakma Sinan!”. Gömleğinin cebinden bir kısa monte carlo çıkartıp fırlattı önüme. Hemen peşinden çakmak da geldi. Gökten düşen elmaya saldıran açlar gibi sigaraya saldırırken, Sinan kapının önüne diz çöktü. “Bir kardeşim vardı,” diye başladı lafa kaşlarını kaldırarak. Alnındaki çizgileri saysam hissettiği yaşı bulabilirim sanıyordum. Sesi ağzından çıkan her bir harfte daha da buğulanarak anlattı, “ 17 yaşında babamla kavga edip evden kaçmıştı. Bizim üvey ana peder beyi boynuzluyormuş. Oğlan durumu çakınca pedere yetiştiriyor. Tabi, bizim peder am salak adamın teki, karıya inanıyor, oğlanı da bir güzel dövüyor , “vay sen nasıl iftira atarsın üvey anana.” diye. Neticede genç adam birader, ağırına gidiyor çocuğun, kapıyı çarpıp çıkıyor evden. Ben işteydim o zaman yoksa durdururdum. Neyse, 2 sene geçiyor aradan ses seda yok. İstanbul’da O’nu aradığım kadar şu hayatta Allah’ı aramadım ben. Bir gün telefon çaldı, asayişten Sedat Abi’ydi arayan. Bir ceset bulmuşlar parkta. Kolundaki dövme bizim oğlanınkine benziyormuş. Teşhis etmeye gittim, gitmez olaydım! Bir ağacın dibine oturmuş. Kolunda 4 tane şırınga saplanmış duruyor. Dikmiş gözlerini tam karşıya, kaşlarını da çatmış bakıyor sabit sabit. Ayağında hâlâ ilk maaşımla aldığım ayakkabı vardı. Yanaklarını okşadım. Ayazdan kupkuru olmuş. 2 senedir görmemişim kardeşimi. “2 sene daha görmeyeyim ama yeter ki sağ olsun,” diyor insan giderken. Ama bir bakmışsın 20 dakika sonra ölü kardeşinin yanaklarını okşuyorsun. 4 tane de şırınga var üstelik kolunda! Kaç dakika önünde diz çöktüm, kaç dakika gözlerine baktım, kaç dakika öldüm, kaç dakika yaşlandım öyle hiç hatırlamıyorum. Hiç ağlamadığımı hatırlıyorum bir tek! İnsan çok sevdiği ölünce ağlayamıyormuş. Neyse işte, sen de kardeşime benziyorsun. Bari senin ölünü ellerimin arasına almayayım.” Sinan kardeşini anlatırken 4 nefeste bitirmiştim verdiği sigarayı. 4 kursun gibi nefes saplandı sanki ciğerlerime. “Sana da bir şey sormaya gelmiyor, bokunu çıkartıyorsun Sinan,” dedim. Bir damla yaş benden, tebessüm ederken bir damla yaş da ondan düştü, kardeşinin şerefine armağan edip daha fazla konuşmadan bitirdik bu anı. “Bana kağıt kalem getirebilir misin?” diye sordum kapıyı kapatmadan önce. “Kapı altı postadan gönderirim birazdan.” dedi.

Hücremin duvarlarında akciğerlerimi andıran nem öbeklerini izlerken beyaz kâğıda sarılı bir kalem kapının altından yuvarlanarak içeri girdi. Artık bu şarkının son notası olacak mektubu yazabilirdim. Şarkı bittiğinde salonda kimse olmayacak, ışıklar sönmeyecek, perdeler kapanmayacak. Ve en önemlisi kimse kimseyi yadırgamayacak.

Bölüm 4

            Merhaba matmazel,

Sen beni hatırlamazsın ama sen benim dışarıya ait hatırladığım son güzel ve dünyevî şeysin. Adını da hatırlıyorum elbet ama yazarsam tam aşk mektubu olacak. Bu mektubun bir aşk mektubu olabilmesi için tek eksik senin adın. –mişli geçmiş zamandan hatırladığım nadide bir parçasın. Eskidikçe değerlenen tek hatıram. “… ve gözlerin gelir geçer içimden,” diyen şairin dizelerini anımsayıp, attığın keskin bakışları özlüyorum. Neyi özlediğim aşikâr, geriye kalan bunca harf sadece teferruat.

Yakında ölecek olan bir faile göre fazla romantizm sergiliyorum. Merak etme, bunun da farkındayım. Hayatım boyunca her lanet şeyin farkında oldum! Arkamdan söylenen sözler, gülmeler, hiçe sayılan emekler, çırpınışlar; saplandığım bataklığın içinde batarcasına çırpınışlar! Deliliği ve dâhiliği yaşarken asla tam olarak bir anlama edimi gerçekleşmez; ama ikisinin arasındaysan her şeyi anlayabilirsin! Bu idrak hâlinin de bir bedeli olmadığını söylemiyorum. İdrak-i mealinin bedeli asla tam olamamak, sürekli Araf’ın tadını damağında hissetmektir. Bu açıdan bakınca yalnızlığım hep post-modern görünmüştür gözüme. Ancak asla bir Kafka kadar havalı olamadım. Neyse ki, sen de bir Milena değilsin. İnkâr etmiyorum, seni sevdiysem bu yüzdendir. Ne romanlarda ne de hayatın akışında senin kadar kendisi olabilen birisine denk gelmedim. Rüyalarım da bile… Sahi, sana niye yazıyorum?

Bu mektuba zaman ayırdığın için bilmek hakkındır. Beni tanısan nasıl olup da “hak”ın tanımını yapmadığıma şaşırırdın. Beni tanısan, belki sarılıp… Neyse, sana yazıyorum çünkü öldükten sonra bile olsa sana dokunabilmeyi istedim, fiziksel olarak değil tabii, haddini bilen bir failim matmazel. Amacım ruhuna dokunmak. Duyusal olan bütün hazların geçtiğini gördüm, tinsel olan her şeyin baki olduğunu göreceğim başka bir boyuta inanıyorum artık. Meşruluğunu reddettiğim toplum, yasalarını gövdeme birkaç kurşunla kazımadan önce ruhunda izim kalsın istedim. Ruhun diyorum dikkat edersen. Hayatında bir iz bırakmaya ne gücüm ne de nefesim yeter. Zaten çirkin adamların güzel kadınlara sarılmasını doğal seleksiyona aykırı bulmuşumdur hep.

Derdim edebiyat yapmak olsaydı gözlerinden bahsederdim. Bu satırları bir hücreden yazıyor olsam da edebi klişeleri hâlâ tenkit ediyorum. Ama benim de haklarım var. İçimdekileri söylemenin de dahil olduğu haklar. Her baktığında biraz daha büyürdüm. Her selam vermenle daha hızlı atardı kalbim, sanki hiç durmayacakmış gibi. Bu filmin sonunu seninle görmek bir onur olurdu matmazel. Hem o zaman adına oto-sansür uygulamazdım. Aramızda dağ gibi dikilen gözlerine bakıp, ormanlarında kaybolurdum, sonra suratının ortasında duran karakteristik burnundan öperdim. Ölecek olmasam bu kadar samimi yazmazdım. Nasılsa cevabı ben morgda maktul olarak yatarken postaya verilecek bir mektup olduğu için gayet rahatım. Lütfen, sen de rahat ol. Benim ağzımda 25 yıl birikmiş kinin ve nefretin tadı varken, senin ağzında hayatın güzel aromaları salınsın. Zaten ne diyordu başka bir şair, “Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin.” Şair eklemeyi unutmuş, ben ilave edeyim; saçların da güzel, kırmızı rujunu sürdüğün dudakların da. Tebessüm edince dağıttığın umut tohumları bile güzel! Bu kadar güzelliğin arasında sırıtmayacağımı bilmek isterdim. Hatta bunu senden duysam sevinçten kırmızı düğmeye basıp Dünya’yı havaya uçururdum. Bize yakışan bir kutlama olurdu. Aşk dediğin böyle karşılık bulmalı. Kusura bakma, bulunduğum hücre hayal gücümü çalıştırıyor. Duvarlar kahve fincanı gibi, ortalık anlamdan geçilmiyor.

“Hücre” kelimesinin seni şaşırtmadığını umuyorum, zira fail derken gayet ciddiydim. Üstelik hiç de meçhul bir fail değilim. Yazdığım her satırda kendimi sana ifşa ediyorum. Tanışmamız –tam anlamıyla tanışmamızdan bahsediyorum- biraz geç kalmış olsa da seni aklında besleyip büyüten insanı tanıman lazım. Dominant olmak istemiyorum. Tanısan iyi olur. Kristal gibisin, yazarken elimden düşüp kırılma diye uğraşıyorum. Alışkın değilim değerli şeylere. Benim yalnızlığım post-modern falan değil. Etrafına radyasyon saçan, her güzel toprağı zehirleyen bir yalnızlık. Böyle bir silahı mühendisler yapamaz, askerler kullanamaz. Toplumun merdiven altı ve aşağılık değerler fabrikalarında üretilir, bilinçsizce topluma geri bırakılır. Ben, beni yaratan sistemin ve değerlerin yüz karası, pişmanlık duygusuyken, sen ise, benim geçmişe dair tek pişmanlığımsın. Karşına dikilip sana anlatamazdım içimdekileri. Gözlerindeki ormanda kaybolursam asla kurtulamazdım. 2 hayata son verdim ellerimle. Yaşam ışığı denilen şeyin gözlerden nasıl çekildiğini izledim ama kırmızı rujunu sürdüğün dudaklarından emir kipine bürünmüş, olumsuzluk anlamında yaşayan bir fiilin dökülmesine dayanamazdım. Hayır matmazel, o güzel dudakların beni bitirmesine izin veremezdim. Beni anlamalısın. Kendime bir nebze ama sana asla kıyamam.

Failin değil, adresin meçhul olduğu bir davanın tek tutanağını aklımda kalan son adresine yolluyorum. Hâlâ Ebru Sokak 22 numarada mı oturuyorsun? Lütfen, bunu okuyunca gözlerimi yırtma öyle, annem ilkokul öğretmeniydi benim.

Fail-i Münhal

 

Çağatay BAYIR- 2013-12-11

Article Tags:
· · ·
Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.