Kayıt Ol
Ara 26, 2015
1028 Views
0 0

ÜTÜSÜZ GÖMLEK // 1. Bölüm: Siyah Martı // 1. Kısım

Written by

ÜTÜSÜZ GÖMLEK

Birisi çıkıp karşınıza; bütün hayatınızı dürüp büküp bir köşeye atarsa ne mi olur?
Biraz şiir, biraz müzik, bolca da rakı olur.

Yazarın Notu: Alkol ve sigara sağlığa zararlıdır. Ama en zararlısı mutsuz olmaktır.

BÖLÜM 1: Siyah Martı

Kıyametten sonra…

Siyah bir martı yanaştı vapurun kıçına. Varlığıma aldırmadan yaklaştı yanıma; dibime kadar sokuldu. Ne olduğunu anlayamadan simidimden bir parça kopardı. Gözlerine baktım; ilk bakışta bir anlam veremesem de, gördüğüm küçük bir çocuğun haşarı gülüşüydü. Bu gülüşü görmeyeli kaç sene oluyor hiç hatırlamıyorum. Sesimi çıkartamıyordum. Sanki içimdeki bütün sesler varlığını yitirmiş gibiydi ve tek duyabildiğim eski bir şarkının derin yaralar açan tınılarıydı. Kalp atışlarımın hızı vücudumun tüm hareket kabiliyetini yok etmiş gibiydi. Kendimi sakinleştirdim ve bir gayretle elimi kaldırıp ona doğru uzattım. Ürkmüş ya da korkmuş değildi; ama küçük adımlarla kendisine yeni bir yer seçmiş, benden azda olsa uzaklaşmıştı. Ama arada bıraktığı uçurumun farkında değildi ya da yapmak istediği şey tam olarak buydu. Sanırım bu haşarı gülüşün sebebi; benimle dalga geçiyor olmasıydı. Bunu düşününce elimi indirdim, kalp atışlarımı normale çevirip simidimden bir parça kopardım ve ağzıma attım. Son parçayı da her zaman ki gibi havaya fırlatıp bir martının onu yakalamasını izledim.

Vapur iskeleye yanaştı, bense hiç istifimi bozmadan oturmaya devam ediyordum. Sıkış tepiş inişlerden her zaman nefret etmişimdir. Sonra dikkatimi çekti; siyah martı gözlerini bana dikmiş kalkıp gitmemi bekliyor gibiydi. Bende ona istediğini vermemek için yerimden kalkmıyordum. Bir süre sonra bizim küçük vapur, terkedilmiş bir savaş gemisi gibi görünmeye başladı gözüme. Savaşlardan da sıkış tepiş inişler kadar nefret ediyordum. Artık yapılacak bir şey kalmamıştı, inadım erken kırılmıştı ve pes ettim. Toparlandım ve yerimden kalktım. Siyah martının yüzünde zaferin sessiz çığlıkları atılıyor gibiydi. Aldırış etmeden uzaklaşmaya başladım ki siyah martının ince topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses kafamın içinde yankılanmaya başladı. “Aldırış etme! Arkana dönme!” diyerek kendime emirler yağdırmaya başladım. Sanki dönsem arkama; ezeli rakibime şampiyonluk kupasını kaptıracak gibi hissediyordum. Bu sefer zafer benimdi; arkama dönmedim, o da bana yetişmek için adımlarını hızlandırmak zorunda kalmıştı.

Bir süre bu yürüyüş devam etti. Bende bu süre içinde ne yapmaya çalıştığını anlayabilmek için Holmes edasıyla dış görünüşünü ve davranışlarını yorumlamaya başladım. Bu analize başladığımda yan yana yürümeye başlayalı 26 adım olmuştu.

Adım 27; saçlar düz ve siyah, gözlerine kadar inen bir perçemi var. Sabit durduğu anlarda ya o perçemiyle oynuyor ya da parmaklarıyla enteresan hareketler yapıyor. Sorunlu bir tip olduğu her halinden belli. Makyaj hafif, ama gözlerinin ne kadar güzel olduğunun oda farkında olacak ki sürmesi ve rimeli özenle çekilmiş. Pek bakımlı olduğu söylenemez, sanırım biraz üşengeç ve oldukça umursamaz.

Adım 38; yüzü güzel, burnu küçük, gülümseyince insanı mutluluğa teşvik eden gamzeleri var. Beyaz tenli, bizim tabirimizle kısa gaga (bango) ya da hünkari denebilir. Buna sanırım analizin sonunda karar verebilirim.

Adım 49; hala benimle yürümeye devam ediyor. Bende olaya öyle kaptırmışım ki kendimi, ayrılmasın diye dümdüz yürüyorum. Üzerinde siyah, ince askılı bir elbise var. Sırtında siyah bir kuzgun dövmesi; bana sorsanız daha çok bir martıya benziyor. Bunu ona söylersem muhtemelen çantasıyla kafamı patlatır. Çanta demişken; büyük bir çantası var, sanırım çok geziyor ve içine ne var ne yok doldurmuş gibi ses geliyor.

Adım 63; bu durum daha ne kadar devam edecek diye merak içindeyim. Ama ilk adımı atmamakta baya bi inat ediyorum. Gözüm bir dövizcinin ışıklı tabelasına takıldı saat 15:13 1 dolar 1,79 tl değere sahip ve insan hayatı halen para karşısında çok değersiz görünüyor. Hafta içi bu saatte dışarıda gezebildiğine göre ya çok rahat bir işi var ya da parayla pek bir alakası yok. Ve saate bakarken 14 sayısını görmediğim için kendimi mutlu hissediyorum. Çünkü ne zaman 14’ler etrafımı çevrelese bir kıyamet kopuyor. İkinci bir kıyameti kaldıracak gücümse çoktan tükendi. Karar verdim 77’ci adımda bu duruma bir son vereceğim. Ya karşısına dikilip niyetini soracağım ya da hızlı adımlarla başka bir yöne çekip gideceğim.

Kalp atışlarım hızlandı 71-72-73 ne yapacağıma bir türlü karar veremiyorum. 74-75-76 nefesimi tuttum; adımlarım yavaşlamıştı kendimi bir zaman diliminde, boşlukta hissediyordum. Yüzlerce seçenek kafamın içinde dolanıyor, etraftaki gürültü ise yerini derin bir sessizliğe bırakıyordu. 77’ci adımı atamadım ama o “Sonunda.” diyerek durdu ve yönünü sağındaki tabelaya döndü. Bense 77’ci adımı bir türlü atamıyordum. Kaldırımın orta yerinde kalmıştım, sanki bütün şehrin gözü benim üzerimde gibiydi. Tek gördüğüm ise onun güzel yüzünün bir tabelaya dönük olduğuydu. Bana baktı;

“ Bu filme beraber gider miyiz? “ dedi.

Sanki o güne, o saate, o ana kadar hiç ses duymamışçasına heyecanlanmıştım. Sesi ve kafamda koskocaman bir soru işareti bırakan cümlesi amigdala’m da kendisine yer bulmaya çalışıyordu. Yüzüme bakmaya devam ediyor ve benden bir cevap bekliyordu. Bildiğim bütün sözcükler aklımdan uçup gitti ve giden sözcüklerden bir tanesini yakalayıp doğru olduğuna inandığım cevabı verdim.

Amigdala: Beynin duygusal hafıza bölümü.

“ Tamam. “ diyebildim sadece.

Bir süre durdu;
“ Ama bunun için bir adım daha atman gerek. “ dedi.

Ve gülümsemesini beynimin tam orta yerine çaktı.

Yüzüm yere düştü; ayaklarıma bakıyordum, sorsanız ikisinin de birer kaya parçasına bağlı olduklarını iddia edebilirdim. Ama gördüğüm ayakkabılarım, dışına çıkmış bağcıklarım, bir tane acele ile söndürülmüş sigara ve desen olsun diye döşenmiş anlamsız 9 adet kırmızı renkli kaldırım taşı.
Ayağımı zorlukla kaldırdım ve adımımı attım. Kötü bir film olmaması için dualar ediyordum. Yüzümü afişe döndüm ve derin bir oh çektim. Film “Kelebeğin Rüyası” iki şairin kısa hayatlarına sığdırdıkları koca bir hikâyeyi anlatıyor.( Böyle söyleyince kendimi filmin fragmanından fırlamış gibi hissettim.) Her şey çok güzel gidiyor ve bu gidişat beni çok fazla tedirgin ediyordu, çünkü benim hayatımda her şey bu kadar güzel gidemezdi. Biliyordum her an bir şeyler ters gitmeye başlayabilirdi.

Sarp: Ne zaman gidiyoruz? “ diye sordum.

Martı: Hemen. “ diyerek cevap verdi. Bu konuşmanın birkaç gün sonrası için bir randevuya dönüşmesini bekliyordum. Ama bu cevapla her şey tepetaklak olmuştu “Her şey bu kadar güzel gidemez.” Korkusu beni anlamsız bir savunmaya zorladı.

S: Hemen gidebileceğimizden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? “ diyerek gardımı aldım.

M: Daha iyi bir planın olduğunu sanmıyorum. “ derken kendisinden çok emindi ve haklıydı.
S: İyi bir plandan çok bitirmem gereken bir kitap var. “ yalanını söyledim. Bu yalanı genelde arkadaşlarımdan kaçmak için söylerdim.

Çokbilmiş bir tavırla;
M: Kitap mı? Bence kitap bekleyebilir. Hem yazacak bir şeyler bulmak için önce yaşamak gerekmez mi? “ diye sorduktan sonra kaşlarını kaldırıp teslim olmamı beklemeye başladı.

Ukala bir tavırla;
S: Yeterince şey yaşadım. Buna emin olabilirsin. “ diyerek gülümsedim.

Biraz somurtarak;
M: Pekâlâ o zaman filmden sonra yemek yerken ne yaşadığını bana anlatabilirsin. Kitap yazdıracak kadar ne yaşadığını merak ediyorum. “ istediğini almakta çok inatçıydı.

Son bir umutsuz hamle ile;
S: Henüz tanışmadığımızın farkındasın değil mi? Bu söylediklerini yapacağımı nasıl düşünebiliyorsun merak ediyorum? “ diyerek benimde oldukça inatçı olduğumu göstermeye çalıştım.

Küçük bir çocukla konuşur gibi ve biraz sinir olduğunu belli ederek;
M: Tanışmak için söylüyorum zaten, bi çaba gösteriyorum. Bence sende biraz çaba göstersen iyi olabilir. “ tavsiyesinde bulundu.

Sonra zaferi getiren kelimeyi söyledi.

M: Taksi…!

Article Categories:
Kurgu · Psikoloji · Yeraltı Edebiyatı

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.