Kalıcı yahut uzun süreli mutluluk mümkün müdür? Mümkünse yolu nedir veya henüz nasıl hâlâ rastlamadık? Bence uzun süreli veya kalıcı mutluluk, mutlak huzurla beraber gelir. Mutluluk, anlık yahut saniyelik, dakikalık bir durumdur. Bir kere o anlık yükselmeyi tattığınız zaman tıpkı keyif verici bir madde gibi sizi aniden yükseltir ve o anlık yükselme kaybolduğunda boşluğa düşmüş, içinizde bir ur varmış gibi hissedersiniz. Bu durumları göz önüne aldığımız vakit görmüş oluyoruz ki uzun süreli ve aldatıcı olmayan mutluluk, mutlak huzurdan gelir. Dünya üzerinde bir insan var mıdır ki huzuru yerinde olup “Ben mutlu değilim” desin? Varsa da sallıyordur! Örneğin; çok güzel bir coğrafyada yaşamını sürdüren, işini gücünü eline almış, güzel bir işi, evinde “huzuru”, dolgun maaşı ve dünyalar güzeli eşi olan bir birey –eğer ki doyumsuz değilse- hayattan başka ne isteyebilir ki? Kişisel hedefleri ve kendini geliştirme yolunda yaptıkları veya yapacakları hariç tabii ki. Kariyer hedefleri mutluluğun amacı değil de sebebi olur. Zira örneğin kimse “Yahu dur şu tıp fakültesini kazanayım da biraz keyfim yerine gelsin!” diye düşünmez. Kazandıktan sonra mutlu olur. Peki madem öyle; huzurla mutluluğu elde edebiliyoruz, huzuru nasıl elde edeceğiz? İş aslında tam da orada karışıyor. Eğer her gün kötü haberlere maruz kalıyorsanız -gündemden bahsediyorum- zayıf bir psikolojiniz varsa, başınızı beladan alamıyorsanız, sürekli altından kalkamayacağınız ve sizi hem fiziki hem ruhen yoracak eylemlerde bulunuyorsanız, Sağlık konusunda kendinizden veya bir yakınınızdan ciddi şekilde endişeliyseniz, kötümser düşünmeye yatkın bir insansanız, kendinizi yeteri kadar tanımıyorsanız, dışarı çıkmak istediğinizde yol paranızı dahi en az on defa hesap ediyorsanız bahsettiğim huzurdan bir hayli uzaksınız bana göre. Yalnız burada bir hususu fark ettiniz var sayıyorum: sosyokültürel ve jeopolitik faktörler. Evet doğru. Yaşadığınız coğrafya mutluluğunuza en doğrudan etki eden şeydir. Bunun için çokça makale okumaya yahut akademik kaynak tüketmeye gerek yok zannımca. Bir bakın, sizce nezih bir İskandinav ülkesinde yeşillik, doğa, medeniyet ve barışla iç içe yaşayan, “alım gücü” terimini hayatında belki de hiç cümle içerisinde kullanmamış bir Kuzeyli bireyle; diktatörlüğün baskısından daha istediği şekilde saç tıraşı bile olamayan, akşam işten gelip kendince yorgunluğuna karşın bir mükafatmışçasına ayaklarını şöyle uzatıp televizyon karşısında o sevdiği “talk show” programını izlerken kumanda göbeğinde uyuya kalamayan bir Kuzey Koreli bir olabilir mi? Elbette hayır (İkincisini fazla betimlemiş bulundum zira hiçbir koşulda eşit olmayan iki ülkenin şartlarında kullandığım betimlemeler birbirine daha yakın olsun istedim fakat pek değil maalesef). Veya bir düşünün; ülkesinde liyakat kalmamış, gazetecileri tutuklanan, gelecek kaygısından ülkesindeki gençlerin, bazı zamanlar ve dahi yaşıtlarının, intihar haberlerini alan bizlerin yaşadığı bu coğrafya ile sabah koşusundan sonra sert “americano”sunu bir adet kruvasan ile tamamlayan çoğunlukla gündemden bağımsız bir Avrupa vatandaşı bir olabilir mi? Elbette hayır. Veriler ortada. Ufak bir araştırma ile bile görülebilir ki ülkemizde 2021 yılı itibariyle antidepresan kullanımı 60.000.000 kutuyu aşmış bulunmakta. Vatandaşlarımızın yaklaşık %35’inde anksiyete bozukluğu veya depresyon belirtilerinden en az biri görülmekte. Böyle bir ortamda bırakın uzun süreli huzuru bir gün boyunca bile tamamen pozitif olmak mümkün değil! Hadi diyelim dışarı çıkmak istiyorsunuz. O gün için yeterli miktarda paranız ve zamanınız var. İşinizi gücünüzü bitirmiş, sorumluluklarınızdan arınmış bir şekilde, tüy gibi hafif hissediyorsunuz. Kapıdan çıktınız. Otobüse binmek için durağa gittiniz, otobüs geldi ve kapıya doğru yöneldiniz. O da ne! İnsanlar en ufak sıraya geçme muhabbeti yüzünden birbirini boğazlayacak neredeyse! Her neyse deyip otobüse bindiniz fakat tartışmalar, söylenmeler hâlâ devam ediyor. Kulağınızı tıkayıp yolunuza devam ettiniz. Aktarma yapmak için metronun yakın olduğu bir durakta indiniz, turnikelere yürüdünüz ve istasyona girdiniz. Metronun geldiğini görüp kapı hizasına doğru yöneldiniz. Kapılar açılmadan evvel kenara çekilip yol verdiniz fakat o da ne! İnsanlar “önce ben bineceğim” diye inenlere yol vermeden birbirinin üzerine çıkacak neredeyse! Yine derinden bir sabır çekip metroya bindiniz. Herkesin yüzü bir karış. Kimsenin enerjisi kalmamış. İnsanların gözündeki ışık sönmüş. Herkes mütemadiyen bir şey düşünüyormuşçasına yalandan ya telefonuyla oyalanıyor ya da camdan dışarı dalıp gitmiş. Henüz evden çıktığınız, bir miktar kafa dağıtma ümidiyle gitmek için boş zamanınızdan kıstığınız o buluşma yerine daha varmadan siz de yavaş yavaş karamsar havaya girmeye başlıyorsunuz bile. Bir insan asgari veya ortalama üstü şartlara sahip olsa bile yaşadığı ortam ve o ortamda birlikte yaşadığı insanlar, yaşadığı ortamın asayişindeki işleyiş, ekonomik zorlukları, hem kamusal hem tüzel hem de özel sektördeki aşırı liyakatsizlikler, sosyal yapısındaki gizli asimilasyonlar gibi faktörler, kişinin psikolojisinin belirlenmesinde birincil rolü oynar. İstediğiniz kadar çabalayın. Bazı şeyleri değiştirmeye insanın gücü yetmeyince yetmiyor işte. Fakat dikkatli okuyun “insanın” dedim, insanların değil. Zira bir araya gelmiş uyanık ve hakkını arayan kararlı bir halkın önünde cihan gelse duramaz. Tıpkı 1915’te olduğu gibi.
Uzun Süreli Mutluluk