Kayıt Ol
Haz 1, 2014
1416 Views
0 0

Vefam Yoksun Kenti

Written by

Kadın: Helvasını kavuruyorum şimdi bu aşkın. Ölü seviler şaha kalkmış. Ben ona aldanalı beri yüreğimdeki közler etrafa saçılmış. Onu ilk gördüğümde bana bu kadar tesir edeceğini aklımın kıyısından dahi geçirmemiştim, boğulmasın istemiştim düşlerim. Aklımın kıyısından tek bir an dahi geçirir olursam onu, çocuk yaşıma aldanır beyaz düşlerim, aklımın kıyısından atlarlar da boğuluveririz. Sonra büyüdük. Boyu 1.80’e uzandı sevgili yârimin. Aklı da uzundu elbet, bakmayın söylenenlere… Yıllar mı bizi kovaladı, biz mi yılları kovaladık, hiç bilemedim. Yıllar sonra gönlümün ona aktığı yerden selam vermeye çalışırken ikimize birden aşkın borcunu dahi ödeyemeyeceğim bir yanlış yaptım.

Adam: Mezarını kazıyorum şimdi yârin. Oysaki bu toprakta karşılamamak için onu, ne çok adaklar adamıştım. Aşk ayrılık olmayacak, yanlışlar kaza süsü vermeyeceklerdi ayrılıklarımıza. Ben onu sevdiğimde çocuk yaşımdaydım, o hiç bilmedi gönlümün ona aktığı yerden bir pınar misali ona masallar anlattığımı… Gözlerine bakardım, gülümseyerek… O kadar içten gülerdi ki, çocuk yaşım ölür, aşkın ortasına düşmüş, yetişkin bir saadet biriktirmiş aşk adamını oynardım. Ben ona o çocuk yaşımda da âşıktım. O bana yanlış yaptı, sevda bir gökdelende el pençe duruyordu, o bana yanlış yaptı; sevdayı gökdelenden aşağı attı. Bir başka sevda yarattı kalbinden, unutamamak yalan oldu, bir başkasını sevdi. Gözlerimden gitmedi ölümünün beynime kazınmış hâlleri… Sonra sevmeyi unutturdum kendime. Aşk, vefasızlığın eşiydi. Sanki onunla sözleşmiş, onunla yatmış, onunla sarhoş olmuştu aşk. Vefasızlıkla… Sevgili yârim beni aldattı.

Tam bunları söylerlerken dost niyetine duvarlara, dertlerini anlattıkları duvarın bir gün kendilerine çarpan acı gerçeklerin de dostu olacağını bilmiyorlardı. Loş bir ışıkta kitabını okuyordu Dilara, gençliğini ondan sonrakilerin eline vermiş, bir kız annesiydi. Sevgili yâriyle düğümlerini çözüp, helvasını kavurduktan sonra yalnızlığın pençelerinden kendisini kurtarabilmek adına, bindiği ilk aşk vapurunda evlenmişti yalnızca gönül sadakasını ödediği adamla… Gönül sadakası yetmemişti en nihayetinde, aşkın bir bedeli olmalıydı. Bir meyvesi, bir dalı, bir somutlanışı… Eda’yı dünyaya getirmişti, üstünden tam tamına 18 yıl geçmişti. 18 yaşında bir kızı vardı ve 47 yaşında geçmişinin törpülerinde geleceği için mücadele veren bir kadındı artık. Sevgili yârini aldattığı pencerenin bekçiliğini yapıyordu Dilara. Yani artık o adamın eşiydi. Ruhundaki adamla, yanındaki adam birbirinden farklı, birbirinden ayrıydı. Aldatmıştı sevdiğini o körpe duygularla… Çok severdi ya hani, sevgili yârine göre bu yalandı. Helvasını kavurmuştu o da. Adını duysa ölür, sonra başka bir aşkın sahibi olduğunu düşünüp, unutamamaları bir kenara itip, yeniden kızı için ayağa kalkmaya çalışırdı. Birbirlerini görmeyeli tam 23 sene olmuştu. Bir şarkıları vardı, hiç unutulmayan… ‘‘Bu Kalp Seni Unutur mu?” Şarkıda sorardı, şarkıdaki soru cümlelerinde cesaretle sorardı. ‘Bu kalp seni unutur mu?’

Kızı Eda, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümü öğrencisiydi. Kızının gönül işlerine karışmak doğru değildi lâkin canının yanmasını da istemezdi. Aşk yoksa bile, aşkı var sanmasın isterdi. Kendi mutsuzluğuna ezeli bir rakip katmak bir annenin işi değildi.

25 Kasım 2013 de Kızını okula göndermiş, alışveriş için hazırlık yapmaktaydı. O caddenin önünden geçtiğinde ölü sevilerin de dirileceklerini nereden bilirdi?
Kadın: Cadde üstüme geliyor, vefam yoksun kentin başrol oyuncusuyum. Ona yaramam artık. Arabalar otobüslerin ezmek ve ezilmek denen lanetinde, yayalar telaşlı, çocuklar elma şekerlerini döküyorlar çocukluk hayallerine ve ben 23 yılın bedelli bedelsizliğinde, gönlümdeki ikramı beğenmeyen yârimle çarpışıyorum. Önce gözlerim, sonra gönlüm, en sonunda da ruhumla… Kalbim hâlâ onu sevmekten korktuğum ilk gün gibi delicesine atıyor.

Adam: Arabalar birbirine giriyor sanki, içimdeki o heyecanlı sokak çocuğu beliriveriyor yaşamak denen şu ân lanetinde. 23 senenin biriktirdiği nefret, yeniden alevlenen bir aşkın kibriti oluyor. Gözlerine dokunuyorum, sonra saçları, sonra hiç değişmeyen gülüşüne… Bana gülümsüyor, görüyorum. Saçları hâlâ kumral… Gözleri hâlâ alabildiğine yeşil… Mezarını kazarken gözlerine kıyamamış, gözlerini gönlüme saklamıştım. Ne vakit yeşil görsem, çimenlerin büyüsünde artık sevdalar dâhilinde nefretimi özlerdim. Çünkü ben o gözleri düşününce ondan hiç nefret edemezdim. İşte şimdi bunca seneden sonra karşımda! Sesiyle çarpabilir bana, sözleriyle, o yemyeşil gözleriyle… Güçlü durabilir miyim her zamanki gibi? Ona karşı zayıflığımı en sert hâlimle örtebilir miyim? ”Ben de evlendim. Bir oğlum, bir kızım var, çok da sevdiğim bir karım…” desem, o yemyeşil gözleri dolar mı? Saçlarındaki tek tük olan beyazı fark ediyorum. Kumrallığına inat ışıldıyor. Elinde siyah çantası, saçları hâlâ omuzlarında…

Kadın: Hafif göbeklenmiş biraz. Bedeninde yatılı misafir olamadan ruhumdaki yaraların iyileşmesi adına onu aldatırken fiziğinin gölgesinde, gölgesine gölge olmayı dilerdim. Baktığı o ayna var ya, ona bakacağına her daim bana baksın isterdim. Bana bakıp da tıraş olsun, bana bakarak yüzünü yıkasın. ‘Geldim sevgilim, yaralı bereli hâlimle, ölmüşlüğümle geldim, bak işte yine karşılaştırdı bizi Allah desem, yapamam… Kızıma, eşime külfetli bir ihanet olur. Gençliğimin hatasını şimdi tekrarlayamam. Ona gidemem.

Birbirlerine uzunca bir süre baktıktan sonra Dilara arkasına dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı bulunduğu yerden. Kaldırımın da hâli kalmamıştı sanki, yerin onu acıyla çektiği kadar bir kaldırım vardı tükenen, tükenebildiği kadar… Yılmaz daha fazla dayanamayıp koşar adımlarla Dilara’nın yanına yaklaştı. 50’ye merdiven dayamak üzere olan biri için fazlasıyla çevikti. Sevdiğini gören her insan 20’lik bir âşık değil miydi?

”Dilara!”

Dilara 23 yıldan sonra bu tanıdık sesi duyunca irkildi. Arkasına dönüp bakamadı. Gözlerindeki yaşları görseydi, hâlâ içinde olduğunu anlardı, yazık olurdu, bakamazdı. Bu cadde artık ikisine kalmıştı. Arabalar durmuş, yayalar durmuş, taksiler durmuş, otobüsler durmuş, vapurlar bile terk etmişlerdi aşk yeminlerini ettikleri denizlerinden. Zaman durmuştu. İkisi vardı sadece, tıpkı o günlerdeki gibi.
Dilara arkasına dönüp bakmayınca Yılmaz Dilara’nın önüne geçti ve gözlerinin içine en derin anlamlarıyla, yakından baktı.
‘Dilara… Merhaba’
‘Pardon, tanıyamadım?’

Başını yana doğru eğdi Yılmaz. Sonra öne eğdi ve bir an için sustu.

”Her zamanki gibi yalancısın, üstelik her zamanki gibi yalan söylemeyi de beceremiyorsun.”
”Lütfen beyefendi, acelem var, beni…”
”Sus… Lütfen. Dua et ki, bunca olan bitenden sonra sana selam verebilecek kadar değer veriyorum. Bunu yapmamam lazımdı, biliyorum. Ama geçmişimizin hatırı var, seni görüp de görmezden gelemezdim. Sadece birkaç dakika konuşmak istiyorum, lütfen…”

Dilara, kahverengi gözlerdeki o nefret dolu aşkı gördüğünde yeşil gözlerinden bir damla yaş aktı.

”Ne konuşabiliriz ki? En son konuşmamızda beni dinlemeden öylece…”

Yılmaz gözlerine daha da derinden bakıyordu Dilara’nın. Şimdi baktığı her yer yemyeşildi. Gökyüzü bile.

”Gel, bir yerde oturup konuşalım…”

Dilara Yılmaz’ı daha fazla kıramayıp, o nereye gidiyorsa peşinden gitti. Gençliğinde yapamadığı bir şeydi bu. Ama bu kez ölüme dahi gitse, onu takip edecek gibiydi. Ölü seviler dirilmişlerdi. Yaş biriktiren şehir, Dilara’nın gözlerindeki yaşla besleniyordu sadece. Bir kafede oturdular.

Kadın: Saçlarına aklar düşmüş sevgili yârimin. Aklarını öpsem, bütün bir ömür onda saklı kalan beyazları alsam… Helvasını kavurmuştum bu aşkın. Şimdi, yıllar sonra… Niye? Ölü seviler ağustos böceği gibiler şimdi. Biz kasımdayız oysaki.

Adam: Susmazdı önceleri. Bu 23 sene susmayı öğretmiş ona. Ya da kendisini savunacak bir yol, bir iz, bir bahane arıyordur kafasında. Hayatımı gömdüğü yetmezmiş gibi aslında hiç kimseyle olmadığımı, evlenmediğimi bilse bana gelir mi?

Düşünceler arasında mekik dokuyorlarken, çarptıkları duvardan birbirlerini bulmuşlardı sanki.

”Hiç değişmemişsin.”
”Sen de… Saçlarına aklar düşmüş, kilo almışsın biraz ama…”
”Neden Dilara?”
”Ne, neden?”
”Neden yaptın bunu bize?”

Dilara güneş gözlüğünü çantasına koymaya çalışırken bu soru karşısında heyecanlanıp güneş gözlüğünü yere düşürdü. Yılmaz eğilip aldı yerden, hafif çatlamıştı gözlük…

”Bak… Bizi de bu hâle getirdin sen. Bu gözlük gitti artık, camı çatladı, bir yarası, bugüne ait bir izi oldu. Bizi de böyle sürgün ettin sen acılara. Neden yaptın bunu? Az mı sevdim seni, az mı? Hani bekleyecektin?”
”Lütfen Yılmaz, bunları konuşmak için çok geç. Sana geldim. Her şeyi bırakarak sana geldim. Ama sen! Yıllarca bana gelen her bir insanı sen sandım. Kapı çaldı sen, telefon çaldı, sen; her şeyde, her zaman sen… Ama hiçbiri sen değildi, sen değildin. Ne yapabilirdim? Vazgeçmiştin benden. Caymıştın hatamda. Hatalıydım evet… Ama sana geldiysem bunun tek bir sebebi olabilirdi, ben sana aittim. Şimdi her şey için geç. Bak, zamanı geri alabilir misin? Merdiven kaçı gösteriyor sevgili yârim?”
”Merdivenin kaçıncı basamağındayız? Bir kocam var, bir kızım var, 18 yaşında. Acılarım benden yaşlı, yaşlarını dahi sayamadım. Söylesene, zamanı geri alabilir miyiz?”
”Sana çok kızgındım. Ne yaptığımı, ne ettiğimi bilmiyordum. Deli gibi kıskanmıştım. Deli gibi seviyordum. Ama sen bir başkasıyla olmayı seçtin. Aşkı sattın, beni sattın, bu affedilir bir şey miydi? Sonra da onunla evlendin. Bir kızınız var. Nasıl bir aşk örter böyle bir yanlışı?”
”Bunları konuşmak için artık geç evet… Gitmem gerekiyor, kendine iyi bak.”

Dilara tam da kalkıyorken, kafede yıllar öncesine uzanan bir şarkı çalar. Hiçbir zaman unutulmayan…
Bu Kalp Seni Unutur Mu? İkisi de öylece donakalır. Sarılmak isteseler sarılamazlar, özlemlerinin ateşinde kavrulmak düşer bahtı kara sevdaya…
Dilara kalktığı gibi oturur sandalyeye.

”Hatırladın demek…”
”Ben hiçbir şeyi unutmadım.”
”Öyleyse neden?”
”Çok gençtim Yılmaz. Seni sevmekten korkuyordum, bir yanım da delicesine sende kalmak istiyordu. Sonra onunla tanıştık, sen beni itmeseydin, kalmamı istediğini söyleseydin kalacaktım. İnan ki sen beni itmeyinceye kadar onunla aramızda hiçbir şey olmadı. Ne zaman ki sen gittin hayatımdan, umutlarım gitti, helvasını kavurdum bu aşkın. O vakit onunla olmayı seçtim. Sevdim onu, evet… Ama aşkla değil…”
Yılmaz dayanamaz ve masaya vurur.

”Aşkla bağlanmadığın bir adamdan bir kızın var! Bir kızın…”
”Ne yapabilirdim? Evlenmiştik, artık o benim kocamdı. Sen yoktun. Ne yapabilirdim?”
”Söylediğin hiçbir şey seni haklı çıkarmaz. Sen bizi öldürdün.”
”Artık bunları konuşmak için gerçekten geç. Bırakalım bunları, iki dost gibi…”
”Dost gibi ya, tabi… Peki bu şarkıyı nasıl sileceksin hafızamızdan? Her duyduğunda biz gelmiyor muyuz aklına? Ya da belki de onunla bir anınız olmuştur, kocanı düşlüyorsundur.”
”Saçmalama!”

Hâlâ o günlerdeki gibi atışıyorlardı. Canlı bir şeyler vardı hâlâ… Bir yandan geçmişin kapatılmasını, bitmesini istiyorlarken, öte yandan şu an gibi taze kalmasını istiyorlardı.

Adam: Seni deli gibi seviyorum, deli gibi özlüyorum desem…
Kadın: Artık buradan gitmem gerek. Gözlerime biraz daha böyle bakarsa arkamdaki her şeyi bırakıp, yalnızca onun ellerini tutacağım, yıllar önce yapmadığım şeyi yapıp, yalnız onda kalacağım. Ama ben bir anayım. Sütümü verdiğim çocuğuma aşkın buz dolu yanını içiremem.

”Artık kalkalım, lütfen…”
”Evlendim ben de Dilara.”
”Ya… Demek öyle. Ne güzel.”

Dilara, boğazına bir yumrunun oturup kaldığını hissetse de, bunun onun da hakkı olduğunu düşünüp, dostane bir sohbetin ortasında sigarasını içmenin hayallerini kurar.

”Karın çok şanslı olmalı…”

Dilara’nın lafı üzerine Yılmaz, sadece susarak Dilara’ya bakar.

”Çocuğun var mı?”
”Var. Bir kızım, bir oğlum…”
”Yaa… Demek öyle, ne güzel… Allah bağışlasın. Benim gitmem gerekiyor artık. Tekrar görüştüğümüze sevindim.”

Dilara kafeden çıktığında hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Yılmaz bu kez bırakmaz onu, koşar ardından.
Kolundan tutar.

”Evlenmedim.”
”Ne?”

Dilara yaşlı gözlerini silerken yüreğindeki acının da hafiflediğini hisseder.

‘Yapamadım. Senden çok nefret etsem de, sana çok kızsam da, bir başkasıyla evlensen de, ben bunu yapamadım. Sana yalan söyledim.’
‘Bir de bana yalancı dersin!’
‘Senin kadar usta olamam.’
‘Benim gitmem lâzım Yılmaz. Lütfen bırak beni…’

Dilara ne yapacağını bilmez hâlde korkuyla karışık heyecanla koşuyorken ölü seviler şaha kalkarlar.
Arabalar, evler, insanlar, kaldırımda duran kediler, köpekler, ağaçlar, ağaçların dalları ve çimenler…
Bir de Dilara’ya çarpan vefam yoksun kentin hızlıca geçen arabası… Kanlar içinde yatıyorken, Yılmaz
Gelir yine başucuna.

”Yılmaz… Sevgili yârim.”
”Hemen ambulans çağırmalıyız!”
”Hayır sevgilim, duyuyor musun şarkımızı? Bundan daha saadet dolu bir an olamaz. Ne olur tut elimi…”

Yılmaz gözyaşları içinde Dilara’nın elini tutarken bir vapur geçer gönlünün en dibinden. Yârine el sallamak düşer bir kez daha.
”Beni unutmadığını biliyordum. Çünkü ben de seni hiç unutmadım. Lütfen beni bağışla sevgili yârim…”
”Dilara… Sevgilim… Lütfen, konuşma… Yorma kendini…”
”Bundan daha saadet dolu bir ölüm olamaz sevgili yârim. Olamazdı…”

Kadın sevdiğinin kollarında mezarının kazıldığı kalbin anahtarını çalıp, sonsuzluğun davetlisi olur.
Adam, ellerini tutmadığı kadının hazin sonunun en yakın şahidi… Bir ömre bedel aşkın misafirliği batar gönül dikenlerinden.

”Uyudun mu?”
”Hayır sevgilim. Kollarında yaşamak denen saadetin, 23 yıl sonra hazin bir sonla karşımıza çıkması hâlinde günahımın bedelini nasıl öderimin sorgusundaydım.”
”Nasıl yani?”
”Beni bırakma Yılmaz… Çünkü ben seni hiç bırakmayacağım. Sol elimin yüzük parmağında kaderim olduğunu ilan ettim ya, ölsem dahi seni bırakmayacağım.”
”Sevgilim… Ben sensiz yaşayamam ki… Söyleme böyle şeyler, neyin sorgusu bütün bunlar?”
”Yanlış bir düş düşledim. Ben sana ihanet etsem, sen bana sadık olsan, sonra aşk ikimizi ayırsa ve ben başkasının olsam’ın sorgusu… Kelepçem de vicdanım. Yaşayamazdım, ölürdüm Aman Allah’ım!”
”Kapat gözlerini şimdi sevgili yârim. Çocuklarımızın pembe panjurlu evleri olmayacak belki; lâkin çocuklarımızın ümit dolu, aşk dolu bir evde koşuşturmalarını izleyelim hayalimizde. Sen bana yaslan, ben kurarım hepimizi sonsuz saadetimiz de…”
”Seni Seviyorum.”
”Ben seni ölümün geldiği o koyu karanlıkta yolumu bulacak kadar, ışığım yapacak kadar çok seviyorum. Bırakmam seni…”
Kurdukları hayali gerçek sanan, sandıkları hayali gerçekleştiren iki âşıktı ikisi de. Aşk varsa bir kalpte, gönle düşen yangın korkuturdu işte…

Dilâra AKSOYlknxnmbdjs92hd8gdih3

Dilara Aksoy

Latest posts by Dilara Aksoy (see all)

Article Tags:
·
Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.