Yağmura emretmişti tanrı ve yağdı
O sisli, soğuk ve bir vitrin gibi duran havayı
Ağır ağır, içten yararak.
Bir türlü gelemeyen sonbaharın acısını çıkarıyordu yağmur
Gölgeleri silerek yeryüzünden
Karbonatlı bir koku bırakıyordu değdiği elyaftan yapma ağaçlara
Bir sel oldu yağdı içimin en derin, buğu tutmamış organlarına
Köprülerden taştı yağmur
İnsan malzemesi olan o canlı çamurlarıyla
Yollardan geçti, asfalt kokusunu sildi yağmur
Islak bir tavuğun kokusunu bırakarak
Otobüs duraklarının o eşsiz manzarasına yağdı yağmur Nuh’u anımsatarak
Elleri yoktu yağmurun
Ama uzandı gökyüzünden yerin en dip kısmına
Gözleri yoktu yağmurun
Ama görüyordu sonbahara olan özleminin acısını çıkarmışlığını
Bir beden değildi yağmur
Ama hissediyordu insanlar onu
Vücutlarında ipekten bir dokunak gibi.
Yağmur durmuyordu
Kim bilir? Belki de izliyordu tanrı
Kim bilir? Belki de tanrının elleri, gözleri ve bedeniydi yağmur
“bu” dedi belki de ”benim size varlığımın en güzel ispatı”
Kim bilir? Göz yaşlarıydı beklide yağmur tanrının
Eğer öyle olsaydı o kedi görünümlü vazolar bile biliyordu
Tanrının çoğu şeyi içine attığını…
Yağmura emretmişti tanrı ve durdu
Sanki çekti tanrı ellerini, gözlerini ve bedenini yeryüzünden
Duruldu köprüler
Duruldu otobüs durakları
Duruldu dokunak vaziyetinde olan ve
Bir varlık olmaktan ileri gidemeyen her şey
Ağaç dallarından damlarken göründü bir ara
Sordurdu tüm insanlığa
“bir yağmur muydu
yoksa yağan her şey gibi bir şey miydi içimize?”
Kadehler tokuştu, şarkılar söylendi
Yağmurun şarkısı şimdi çalıyordu sanki
Yağmura emretmişti tanrı ve söyledi
Dünden bugüne, hüzünden kalan ne kadar şarkı varsa…