Hattatlıkta âhâr derler eski bir usûl varmış. Hattatlar kâğıdın mürekkebi usûlünce kabul etmesi için kâğıda bir takım muameleler yaparlarmış. Üzerine hat çizilecek kâğıdı evvela içine kitre, nişadır, Arap zamkı ya da gül yaprağı suyu gibi malzemenin katıldığı yumurta akı, olmadı pişmiş nişasta ile karıştırıp âhâr hamûlesini hazırlarlarmış. Sonra bu hamûle ya ince bir tabaka halinde kâğıda yayılır ya da oldu olacak kâğıt olduğu gibi bu mâyiin içine batırılırmış. Âhâr çekilmiş kâğıt kullanmanın faydası, zeminin mürekkebi hattatın tam da arzu ettiği gibi tutmasının yanı sıra, ola ki, cetvel kayması, el sürçmesi ya da adı yazılan devletlûnun aniden gözden düşmesi durumunda, mürekkebin tükürük ya da su marifetiyle silinip yerine yenisinin yazılabilmesine izin vermesi imiş. Ne kadar iftihar etsek az gelir ki, ceddimiz bir nevi PhotoShop“undo” işlemini, daha transistorün icat edileceği meşhur Bell Laboratuvarı’nın arazisinde henüz bufalolar otlayıp semirirken, kandil ışığında deneye yanıla ve gizlice likör içerek keşfetmişlerdir. İş bu âhâr ile kâğıdın iradesi kırılmış, odundan gelme idraksizliği hizaya getirilmiş ve kendisine sürülen mürekkebi nasıl tutması isteniyorsa öyle tutması sağlanmıştır.
Türlü inkişaf neticesinde ve fennin imkânları sayesinde günümüzde artık kâğıda âhâr çekme gereği kalmamıştır. Zira arzu ettiğimiz her tür kâğıdı, imal değilse de temin edebilmek artık mümkündür. İthalat, beşerin icat ettiği en mühim ferahlık imkânı olarak, hâlâ ihtiyaçlar kubbemizi aydınlatarak gönüllerdeki susuzluğumuzu teskin etmektedir. Ne ki, âhâr çekme işi asri hayatın içinde el’an devam etmekte, zihnimizin, üzerine dökülen mürekkebi usûlünce massetmesi için yürüttüğü bir idrak kolaylaştırıcısı olarak her birimize tatbik edilmektedir. Şu farkla ki, evvela yumurta akı ile başlamış olan süreç şimdilerde daha kıt bulunan müstahzarat ve nispeten bol bulunan bakışma egzersizlerinin tespiti ile yapılmaktadır. Bir kısım optik erbabı, oldukça maharetli bir şekilde, ışık oyunları ve mizansenlerle bezedikleri yazar portrelerini bize sunmakta ve sunarken de zihnimize âhâr çekmektedirler. Uyanık olmalıyız sevgili okur.
Yazarın kendisi ile, bize sunulan sureti arasındaki mesafe modern psikolojiye çağ atlattıracak zenginlikte geniş bir ovayı işaret etmektedir. Ovanın bir ucunda tabii hali ile yazar, diğer ucunda ürün fotoğrafı hassasiyetiyle çekilerek beğenimize sunulmuş tasarlanmış yazar bulunmaktadır. Bu görüntüler, kimi zaman taşra gazinolarının afişlerindeki acıklı eğretiliği taşır ki; bundan, yazarın maddi mukavemetinin pek de güçlü olmayabileceğini, yayıncısının da kendisine iltifat etmede pek istekli durmadığını öğreniriz. Kimi zamansa, insana,“Acaba bu benim geçenlerde İstiklâl’de gördüğüm adam değil de Buckhingam Sarayı’nda seyislik yapmak üzere kabul edilmişken kaderin cilvesiyle genç bir leydinin alâkasına mazhar olup, onun asalet unvanına ortak olmanın da ilerisine sıçrayıp, asalette leydiyi sollamış izlenimi veren bir civan delikanlının siması mı acep?” dedirtecek bir rafinelikte olabilir.
***
Dilimiz, her tür lisanı ağız içinde o lisanın sesleri ile telaffuz etmeye yatkın bir tarafsızlığa sahiptir. Meğerki çocukluğumuzun bahçesinde oynarken aksanımızda dilimizi o tarafsızlıkla konuşmaya mani bir sakatlık geçirmemiş olalım. İşte o zaman İngilizce telaffuzu, Türkçe konuşanların ağzından pek güzel çıkan “casual” nam esvap ile resmedilmek çok makbuldür. İzleyenin zihnine çekilecek âhâr için casual kıyafet, hattatın kâğıdına renk vermek için sürülen ıhlamur suyu yahut kaynamış nar kabuğu kadar ehemmiyetlidir. Zira takım elbise (hele hele) kravat gibi giyeni sıradanlaştıran, dahası onu ütülenmiş bir zat olarak takdim eden kıyafet, yazarın sunumu için asla makbul değildir. Ancak hiçbir şey, kolayca kurallara bağlanacak basitlikte de değildir. Misal, ütülü pantolon konusu karmaşık bir konudur. Pantolonun ütülü olması, yazarın başkalarının çizdiği çizgiden gitmeye meyyal bir kişiliği olduğunu telkin edebilir. Öte yandan ütüsüz pantolon da yazarı bodur gösterebilir. İşte bu çelişkili yumağı çözecek, onunla sevimli bir yavru kedinin neşesi ile oynayacak olan “imagemaker”dır.
Yazarlar sadece yayıncılarla değil aynı zamanda fotoğrafçılarla, imagemaker’larla (“intiba mimarları” mı desek?) çalışırlar. Endüstrinin “imagemaker” tabir edilen taifesi, fotoğrafı çekilecek yazarın hitap ettiği kitleyi göz önüne alır (bunu ona söyleyen birisi olur) ve o kitlenin kalbî sathiliğine ya da ufkî derinliğine göre bir kıyafet tarif eder. İmagemaker, ağzının içinde büyükçe bir lokma tahin-pekmezli ekmek varmış da yutmadan o sözü söylemesi gerekiyormuşçasına, “kejûıl” diye tarif ettiği giysi içinde fotoğraflanmasını temin etmekle yetinmez, aynı zamanda fotoğrafın çekileceği mekân seçimi konusunda da fikrini belirterek fotoğraf sanatçısı ile gerilimli bir mesaiyi de tetiklemiş olur. İki zanaatkâr, kendi loncalarındaki itiş kakış yetmiyormuş gibi bir de birbirileri ile cenk etmek zorunda kalırlar. Bütün kibar muhitlerde olduğu gibi bu mücadele(çoğunlukla) gülümseyerek verilir.
Elbette tanıtıma tabi kitap “Artuklu Melikleri Tarihi”, yazarı da adının başında, Prof.,Doç., Dr. türünden ilmiyeden olduğunu işaret eden ifadeler varsa bunlara hiç gerek kalmaz. Kitabın arka kapağına konulacak fotoğraf için hocanın başını fotokopi makinesine yaslayıp, “Ya Allah” diyerek start tuşuna basmak dahi yeterli olabilir. Ancak bahis mevzuu kitabın okur kitlesi, “selülitler çıktı çıkacak, ayakkabının topuğu koptu kopacak” sarkacında salınan hanımlar olduğunda vaziyet değişir. Yazarın tasarlanması, oldu olacak tam söyleyelim baştan aşağı yıkılması yeniden inşa edilmesi gerekir. Ne çare ülkemizde kat karşılığı arsa eski bir gelenektir.
***
Bu yazıyı örnek fotoğraflarla bezemek okuyucu için ne cazip bir eğlence olurdu. Ancak, kalemimin dibini kemire kemire boş duvarlara bakarken ilham gelmesini bekleyerek geçirdiğim gecelerden iltimaslı birkaç zayıf mesai sonucunda yazabildiğim üç beş hikâye ile, ne içine girmek için debelenip durduğum camiayı küstürmeyi, ne de tümüyle spekülatif bir eğlence olan şu kalem oynatma ile bir kişinin kalbinin duvarına çentik atmayı istemem. Hoş olmaz kusura bakma ey okuyucu.
Yine de birkaç simayı gözümüzde canlandırmaya çalışmanın, hayali portreler üzerinden masum bir gölge oyunu tasarlamanın kime ne zararı olabilir? Deneyelim:
Misal, siyah beyaz fotoğraflar bana, yazarın vermek istediği görüntüye başkasını değil de kendisini inandırmaya çalıştığı bir tahayyülü çağrıştırıyor. Onlardan birkaçına bakıyorum. Yazar, siyah beyaz fotoğrafla yüzünü gölgeler ve ışıklı lekelerden ibaret hâlde, iki boyutlu bir zemine yaymaya razı oluyor. Siyah beyaz yazar fotoğrafları içinde son derece melankolik olanlar var. Yazarın kendisini bu hâle samimiyetle ikna ettiğini düşünüyoruz. Derinden gelen her hatıra, mazinin şerbetinde kaynamış her tecrübe, öykülere romanlara akmış da yazılmaması gerektiğini düşündüğü bir kısmı, o siyah beyaz portre ile bize kendisi sunuyor gibi. Bakın ama okumayın diyor.
Utanma duygusu olan, noksanını haykırmadan söyleyenlerin tarzı olsa gerek bu. Sustuğu o mahrem hikâyeyi, siyah beyaz suretinin ardında metruk bir “ah” olarak kurguladığı romanını bizden gizliyor. Gizlediğini bilhassa belli ediyor. Bize anlatırsa artık yazacak hiçbir şeyi kalmayacakmış gibi elleriyle yüzünü kapatıp gözlerini saklayan; neden sonra elleri yüzünden çekilince, bakışlarının derinindeki hurufat kutusundan, zihnin mahbesindeki karanlık zemine dağılmış harfleri izlediğimiz yazarın fotoğrafı nasıl da etkileyici. Yok, hayır bunu ayrı tutuyorum. Biraz utanmak pahasına bir adım geri gidip saygıyla selamlıyorum. Bu onlardan değil. Bu bir intiba mimarının elinden çıkma bir portre değil. Bu onun kendisi. Bir insan tasarlayarak bu kadar acıyan gözlerle bakabilir mi? Bu da yalansa, o zaman, Korkuyu Beklerken dünyadan zamansızca uçuveren sakallı kuşun dediği gibi: “Bat dünya, bat!” Hayır, bu o değil. Ona uzun süre bakan herkes ona âşık olabilir. Ama… Ama yine de, anlatmayı hiç istemediği bir hikâye varmış ve bunu çok iyi anlamamız gerekiyormuş mesajını aldığımızı ağzımızın içinde gevelemeden edemiyoruz. Çünkü sevgili okur, hakiki acılar ancak bir tülün ardından dünyaya bakar. Seyirlik olduklarında ise plastik bir kabuk bağlarlar, ancak yaranın sahibinde değil. İzleyenlerde. Geçelim.
Başka bir örnek lazım. İşte bir tane buldum bile. (Uzaklarda aramayacaksın sevgili okur.) PhotoShop işlerinde “draganizereffect” dedikleri bir efekt vardır. Tesir edici şekilde ara renkleri sıkıştırarak siyah noktacıklar yaratarak portreyi dramatize eden bir yöntemdir. İşte bulduğum portrede, orta yaşa yaklaşan yazarı, Sibirya kamplarında bir yumru patates aramaktan avurtları çökmüş Stalin mağduru Rus aydınlarının suratına çeviren filtre ile işlemişler. Hoş da adam, ama draganizer’ın öğütücüsünden geçmiş bir kere. Başka bir pozda, kolunu dirsekten bir yere dayamış alnında tuttuğu eli ile sanki gizli bir cemiyetin işaretini veriyor. Bir şey demek istiyor. Yazar, dil ile damak arasına sığmayan bir kelimeyi keşfetmemizi ve onu andığımızda dilimizde bu mantra ile kendisini köpürtmemizi diliyor. Bir başka fotoğrafında, kendisi ile objektif arasında sanki bir engel varmışçasına boynunu eğmiş. Pek çok izleyici bu duruşu, naif bir kişiliğin hayatın gerçekleri içinden geçerken aniden karşılaştığı güzel insana (bize) lütfettiği davetkâr bir nazar olarak algılayabilir. Peki, ben neden bu duruşu, “Ya arabayı oraya park ettik ama acaba polis ceza yazar mı?” bakışı olarak okuyorum? Bunu da geçelim.
İşte fazlasıyla kendisinin farkında olan başka biri. Göründüğünü umduğu kişi ile kendisi arasındaki mesafeyi koşmaktan henüz yorulmamış. Dinç, fakat kederli. Hayatın yüküyle omuzları biraz düşük. Kollarının bir sevgiliyi dinlendirebilecek takati var. Ancak, bir sevgiyi karşı kıyıya (neresiyse orası) taşıyacak kadar güçlü değil. Belki akşam yemeğinde şarap kadehinden masa örtüsüne düşen gölgedeki kırmızı dalgalarla, sabah kahvesinin üzerinden kıvrımlanan duman arasındaki mesafe olabilir. Yürürken, dökülmüş sonbahar yapraklarına bastıklarında bundan rahatsız olmasını beklediğimiz kişilerin aslında çıkan çıtırtıda hoş bir seda duyuyor olmaları ne tuhaf. Maneviyatımızda önümüzü aydınlatan bir kandil olarak benimsediğimiz kişinin, bir yaprağı ezmeyi, bir ölünün üzerine basmayı tabii buluşu garip değil mi? Ama kim yürüyen bir insanın “ilerleme”sini durdurabilir. Efsus ki, tekâmül ilerleme ile kol kola gezmeyebilir sevgili okur.
Ah Google, nelere kadirsin. Kirli sakallı arıyordum. Onu da buldum, hem de kaç tane. Kirli sakal neyi telkin eder? “Çok işim var bebeğim, yüzüme bıçak sürecek vaktim yok, ama seninle bir kahve içmeye manim yok” mu demek oluyor? Yoksa,“Biz bu sokaklarda büyüdük, bura bizim mahalle”, anlamında bir tabiilik zikri mi? Kirli sakal dediğin iki günde bir bakım istiyor, o kadar da salaş bir durum değil yani. Peki, insan durduk yerde ne diye, mahalle maçında topu komşunun bahçesine kaçmış çocuk bakışıyla ya da topun bahçesine kaçtığı asabi emekli astsubay bakışıyla bakar? “N’oluyoruz? Kime kızdın?”, diye soramadığımızdan, zihnimize çekilen âhârın telkinine uyarak, “Sosyal meselelere kızmıştır canım,” diyerek kanaat havuzunun sathında yüzen plastik ördeklerle oynamaya başlıyoruz. İstenilen de bu zaten. İmagemaker’ın yaptığı iş, imajı taşıyanı değil algılayanı yönlendirmek. Bu yüzden kimimiz için bunu ahlâki bulmak gözü kapalı verilecek bir karar olmayabilir.
Başka bir misal seçmek üzere cins-i latife yönelelim. Bu kez, yazarın kendini siyah beyaz edip elindeki kitabı renkli tutmuş fotoğrafı seçelim. Orta iki talebesi dalgacı veletlerin, babası odasında ders çalışıyor zannederken PhotoShop’ta şıpın işi bir el çabukluğuyla, sevgilisinin dudaklarını kırmızı, geri kalan yerini siyah beyaz yapıp Facebook’ta paylaştığı fotoğraflara bezeyen bir fotoğraf bu. Yazar ellerini derviş usûlü kavuşturmuş göğüs hizasında kitabını bize sunuyor. (Hani Murathan Mungan, “Herkes kendinin travestisidir” diyor ya, vallahi doğru!) Objektif karşısında değil de dergâh kapısındaymışçasına, bizi dünyadan vazgeçtiğine ikna eden yere dönük bakışlarıyla okurla flört ediyor. E insanın sorası geliyor. “Bacım n’oldu? Niye boynunu büktün? Daha dün moda çekimine mankenlik yapıyordun? Dervişan sana ne dese lazım gelir şimdi?” (Dervişan’ı sakın ola “dervişaaan” diye telaffuz etme sevgili okur, daha uhrevi olmaz –an Farsça çoğul ekidir, o kadar.)
Kendinden ilham alan “ve” kendisi gibi olmamaya ihtimam gösteren bu haller yorucu değil mi? İnsanın yazdığı şeyden etkilenmesi çok hoş bir şeydir. Samimiyet belirtisidir. Ancak yazdığı şeye benzemeye çalışması acıklı bir hâldir. (Oscar Wilde olsa ne güzel bir özlü söz ile noktalardı durumu. Heyhat hakiki insanlar, kendine benzeyenler artık çok az…) Bir de, saç baş dağınık olma hali var ki, onun okumasını yapmak beni aşıyor.
Haydi, bir başka cinsi latife göz atalım. Sözü her yerde dinlenen, kitapları ilgi ile okunan, gözlerini dünyaya açmış cin gibi bakan bir yazar. “Bacım. Kurban olduğum bacım, vapur lombozundan, iglosunun tepesinde papağan görmüş Eskimo gibi bakmanın âlemi ne? Niye yapıyorsun bunu? Seni seviyor ve saygı duyuyoruz. Niye okuruna âhâr çekilmesine izin veriyorsun? Okurlara üfleyen bacım. İçimdeki çocuk, soğandaki cücük, inan bunlar yorucu işler güzel bacım.
Son kez kendi cinsime döneyim. Hasedimden orta yerimden çatır çatır çatladığım, yazdığı ilk roman neredeyse best seller olan, üstelik bu makamı edebi lezzetiyle, içeriğiyle, içtenliğiyle bileğinin hakkıyla kazanmış bir yazarın gazetelere verdiği fotoğraflara bakıyorum. Hepsinde aynı sert ifade. Görüş gününde ziyaretçisi yine gelmemiş müebbetlik mahkûmlar gibi, kızgın kırgın uzaklara odaklanmış bakışlar. Kardaş bir gül ya! Yok, o kızmak istiyor. Kızarken bizim zihnimizde nöronlarımızı kızıştırmayı seçiyor. E yemiyoruz haliyle kimimiz. Mutlu ve mütebessim olduğunu görürsek, yazdıklarındaki acı gerçeklere, taşraya dair tarifine inanmayacağızı mı sanıyor, nedir bilemedim. İnsanın yüz kaslarıyla bu kadar oynaması tıbben de doğru olmasa gerek. Boş bir gazoz şişesinin dibine suretini mutsuzca kazıyarak yaşanmaz ki hayat. Susuzluk dediğin nedir ki? Gazozla da mı gülümsemez?
Olmuyor. Kusura bakmasınlar, etim âhâr tutmuyor.
Diyeceksiniz ki, senin gönlüne göre mi fotoğraf vermek zorunda yazarlar. Elbette değil. Ama ben kendi gözleriyle bakan yazarlar istiyorum ülkemden. Sabahattin Ali gibi çocuk gözleri olan, Alev Alatlı gibi ruşenî bakan, Mıgırdiç Margosyan gibi boynunu eğmeden bükerek izleyen, Gülten Akın misali bütün devrimcilerin anasıymış gibi şefkatle ve biraz da şüpheyle bakan yazarlar istiyorum. Onlara daha kolay inanıyorum.