Ertan Yavuz
Zamanla tükeniyor insan, insanı tüketiyor zaman…
Kaybolmuş çocuğunun yokluğunu en derininde hisseden bir annenin dışına nispet ölümüne haykırışı gibi ama içinde müebbete hapsolmuş acının onu sonsuza dek sessizce sağ bırakması gibi…
Bir bakıma en mükemmel sevda romanlarında ki içi geçmiş müzmin bekarların derli toplu obsesif çeyiz sandığında sakladığı gençlik aşkının boydan çekilmiş fotoğrafına bakıp iç geçirmesi ya da zamansız heyecanların buruk tadını istemsizce hatırlaması gibi…
Zaman birazcık bizden yana gibi görünüp aslında hep kendi lehine çalışan yavuz hırsız misali beklemediğimiz an da evimizi çalan tekinsiz bir haydut gibi…
Ağlamaklı bir bebeğin acıkma saati, içi sıkılmış bir öğrencinin teneffüs zili, emek işçisinin alınteri, hastanın şifa beklentisi gibi …
Zaman, usulsüz melodilerin adına gurbet türküsü denilen ağıtları bestelemesi, aşıkların vuslat yokuşuna çıkmaya cesaret etmesi ama yokuşun sonunda aşka hasret kalması gibi…
Zaman, bahara hasret kalmasın diye toprağa düşen can suyu cemresi, susuzluktan sökün verememiş ağaç fidesi, arı kovanının yenilenmek için oğul vermesi gibi…
Doğması beklenen umut, bitmesi beklenen ıstırap, çökmesi beklenen gece, ayması beklenen güneş gibi..
Zaman, boşluğun içindeki darlık, dolunun içindeki soluksuz varlık gibi…
Zaman sen, ben, biz gibi, sanki o da artık yaşlanıyormuş gibi…