Günümüzde çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız.Bu sorun,insanoğlunun elindeki imkanlar arttıkça ve çevresine egemen oldukça daha çok yalnızlaşması,kendi ruhsal ihtiyaçlarını karşılayamaması ve bunun da hayata dair birçok duyguyu basit bir şekilde yaşama olanağını doğurmasıdır.
Bilim ve teknolojide muazzam derecede önemli adımların atıldığı bir dönemdeyiz.Ancak bu ilerleme insanlığın kendisinden,çevresinden,yaşamdaki güzelliklerden uzaklaşmasına neden oldu ve zamandan tasarruf ettikçe aslında zamanlarının azaldığını anlayamayan bir insan portresini karşımıza çıkardı.Gittikçe daha sinirli,huzursuz ve de yaşamından,işinden memnun olmayan insanlar topluluğu oluştu.Akıp giden zamana yetişemeyen ve farkında olmadan günleri,haftaları,ayları geçiren,keyifsiz bir hayatla mücadele eden insanlar topluluğu…Sanayileşmenin getirdiği makineleşmeyle birlikte insanlar bağımlı oldukları tabiatın efendisi olmuşlardı.Bu yeni insan tipi istedikleri yere kolaylıkla ve hızlı bir şekilde gitmeyi,istediği birçok şeyi yapma olanağını eline almıştı.Yeni insan tipi,ekmeğini çıkardığı tabiatı artık alınıp satılabilen bir mal gibi görüyordu.Uzaya gidebiliyordu ve de nükleer silahlarla şehirleri haritadan silebilecek güce erişmişti.Hatta hayvanların, bitkilerin genetik kodlarıyla da oynayabiliyordu. Artık yaptığı işten gurur duyan bir usta ve ona güvenen bir müşteri arasındaki insanî ilişki de azalmıştı. Bunun yerine parasıyla kendisini kanıtlamaya çalışan insanlar meydana çıkmıştı ve bu insanlar ekmek almak için değil para için para istiyorlardı.Ancak bu yeni insan tipi kurduğu betondan büyük kentlerin içinde kendini huzursuz eden bir gürültüyle de yaşamaya çalışıyordu.Artık karşımızda büyük kentlerde daha tekdüze ve soğuk geçen hayatlarıyla yüzleşmeye korkan ve bir yandan da muhabbetini,sıcaklığını,duygusunu kaybetmemek için mücadele etmesi gereken insanoğlu vardı.Bir gözlem yaptığımızda şunu rahatlıkla görebiliriz ki sürekli bir koşturma içindeyiz ve bu koşturma o anda yapılan herhangi bir eylemden de bir parça olsun tat alabilme imkanını elimizden almaktadır.Hızlı bir şekilde yenilen yemekler,hızlı bir şekilde yapılan ayaküstü sohbetleri,aklını sürekli kurcalayan bir şeylerin varlığıyla yapılan tatsız gezintiler…Bu koşturmanın bilincinde olan insanlar,sırtını bir yere verip sakince bir gününü düşündüğünde aslında ne kadar da basit yaşadığının farkına varacaktır.Sabahleyin erkenden kalkıp,”mutlulukla bir ilgisi olan”kahvaltıyı hızlıca yaparak,bir iki şeyi ağzımıza atarak, evden çıkıyoruz.Ardından otobüse ardından da bir başka vasıtaya yetişmek için koşturuyoruz.Tam anlamıyla koşturma diyebiliriz çünkü artık yürüyen merdivenlerde bile koşarak bir yerlere varmayı hedefleyen insanların varlığıyla karşı karşıyayız ,maalesef.Bu sahneyi her görüşümde Nazım Hikmet’in şu şiirini söylerim içinden : trrrrum, trrrrum, trrrrum! trak tiki tak! …makinalaşmak istiyorum!
Olağanüstü güzelliklerle bezenmiş insanoğlu maalesef bir makine gibi yaşamak zorunda bırakılıyor.Bu sözler içinde bir mübalağa görülebilir lakin bir gerçekliği de barındırmaktadır.Bir günü diğer gününden çok da farklı olmayan,kendisine,ailesine,sevdiklerine zaman ayıramayan ve duygularını ifade edemeyen bir insanlığın makineden farkını söyleyebilir misiniz ? Daha çok düşünen ama daha az hisseden insanlar olmamak için mücadele edilmelidir.Çünkü hoşgörüsüzlük,nefret,hırs insanın doğasına yakışmamaktadır ve insanlar bunlardan arınabilecek güçtedirler.İnsanı insan yapan unsurlardan biri de duygularıdır.Bu duyguların en yücesi de insanın insanı sevmesidir.Bu sevgi olayında da parazitler,maalesef,oluşmuştur. O yüce,samimi duyguları içinde barındıran bu sevgi olayı o kadar basite indirgendi ki yaşamlarımız gibi bu da soğuk,katı bir hâle büründü.Çok çabuk üreten ve tüketen bir nesil bu konuda da bir basitlik oluşturdu.
Eskilere dair bir şeyler okuduğumuzda yahut bir olgunluğa erişmiş yakınlarımızdan aşk üzerine,sevgi üzerine bir şeyler anlatmasını istediğimizde ne kadar da derin bir hissiyat içinde olduklarına şahit olmuşuzdur.Bir yakınımdan yıllar önce dinlediğim şu anı da insanımızın ne kadar güzel,saf,temiz ve o yüce duyguya ne kadar bağlı olduğunu hepimize gösteriyor : ’Akçadağ Köy Enstitüsü’nde okuyan bir öğrenci yürüyerek köyünden okula gidiyor.Yolda önünü bir kadın kesiyor ve diyor ki:’Evladım bir mektup geldi ,okur musun?’Okuyor ve kadın diyor ki:’İki dakika oğlum şuna bir cevap yaz da sen gidiyorsun bunu ilçede postaya at.” Kadının kocasına yazdığı mektup şu:
‘Akçadağ’da karı buza döndürme,
Yandı yüreciğim köze döndürme,
Demişsin ki ilkbahara gelirim,
Mevlâyı seversen güze döndürme’
Bakın bir mektup,bir tane dörtlük..Anadolu insanı,anadolu kadını mektubunu kısa yazmak zorunda. Onu da şiirle söylüyor.İşte böyle bir kültürden geliyoruz ve sonuçta yaşamdaki her şeyi sanatla açıklamak isteyen bir millet var karşımızda.Bu nedenle basitleşen bu sevgi olayı da inanıyorum ki zamanla değerini tekrar kazanacaktır,insana yakışan da budur.Sevmek,kavuşabilmek,kavuşabilme umudunun aslında ne kadar yüce ve insanî değerler olduğunu görüyoruz.Hâlâ bu temiz,içten ve samimi duyguları yaşayanlar elbette varlar,var olacaklar ancak hayatımızdaki birçok eylemlerimiz gibi bu da basit,anlamsız bir çerçeve içine yerleşti.Yine bir olgunluğa erişmiş yakınlarımızla bu günlere dair konuştuğumuzda bir süre sonra ”Ah o eski günler”diyerek iç çekmelerine birçoğumuz tanık olmuşuzdur.Her şeyin daha güzel,daha sıcak ve dolu dolu yaşandığı günlere olan özlemlerini anlatırlar.Sıradan,basit ancak mesut bir hayatın izleriyle doluydular ve onları dinledikçe şehrin kötülüğünden,karmaşasından etkilenmemiş insanların yaşamına gıpta etmemek olanaksız kalıyor.
Peki bu bizi mutlu etmeyen ayaküstü eylemlerini ve basite indirgenmiş hayatımızı düzenlemek için ne yapmalıyız ? Bu soruyu sormaya zaman bulabilenler cevabını da mutlaka bulacaklardır.Hayat bir rüya,bir düş…Her gelen bir şekilde iz bırakarak yerini devrediyor ve devretme vakti gelmeden insana yakışır bir şekilde ”yaşamak” için mücadele etmeliyiz.Herkes kendi zevkine göre bir şeyler planlamalı ve o uçsuz bucaksız gökyüzüne bakarken,kuşların sesini dinlerken ‘yaşamak ne güzel şey!’ demeyi becerebilmelidir.Bu söylemi ve bilinci yaratmada edebiyat,sanat,şiir oldukça mühim bir yer tutar.Bu üçünden herhangi birisine temas etmemiş bir kimse kesinlikle robotlaşmış,öznel bir yargı ile belirmek gerekirse,insanlıktan uzaklaşmıştır.Bir kere sanatsız toplum olamayacağına göre sanatsız insan da olamaz.Sanatla tanışmak,edebiyatla tanışmak insanı daha insancıl yapar.Gerçek sanatla tanışanlar insanca yaşamayı öğrenirler.İnsan sonradan olunuyor.Evet,iddaa edilebilir,insan insan olarak doğuyor,doğru olabilir.Fakat insan bence bir canlı olarak doğuyor ve sonradan insanlaşıyor.Çünkü bir başka insanı boğazlayanı da insan tarifi içine sokamayız.İnsanı başka bir tarifle anmak lazım.İnsan konuşarak,sağlıklı tepkiler vererek anlaşan ve bu hayatı kendine güzel bir yer yapan canlıdır.Aksi takdirde insanlıktan uzaklaşır.Sanatın birinci görevi ve işe yararlığı da buradadır.
Elbet bir gün insanlık için daha da güzel günler gelecektir.O güzel günlerde caddelerde karşılaşan tanıdıklar durup birbirlerini hatrını soracak ve aklında bugüne yahut yarına dair kendini sıkıntıya sokacak bir şeyler olmadan sohbetler edeceklerdir.İşe gidenler artık pencere önlerindeki çiçekleri seyredecek ya da küçük bir kuşa yem atacak kadar vakitleri olacaktır.Çalışanlar işlerini severek ve huzur içinde yapacaklardır çünkü kimse onları ‘en kısa sürede en çok iş’ diyerek sıkıştırmayacaktır.Bu satırları okurken tam manasıyla mübalağa yaptığımı düşünenler olacaktır amma velakin hakikat bu insanların basit hayal dünyasından daha güçlüdür.Bizlere verilen bu yaşamı güzel kılmak ellerimizdedir ve hayatı dolu dolu,zevk alarak,güzel bir iz bırakarak yaşamak aslî vazifemizdir.
BARIŞ DEMİRKAYA