Bak arkadaş! Sana benden bir dost tavsiyesi. “Olmuyorsa zorlamayacaksın bu hayatta. Seyrini bilmediğin hayatı, akışına bırakmayı öğreneceksin. Hayatın hızına kapılırsan, savrulursun. Anı doyasıya yaşamalısın ki, gözün doysun; gönlün dolsun. Her şeyden beklemeyi bırak artık. Bırak ki, layıkıyla seni bulsun. Sana yazılan yazıyı unutma. Hayatın o yazının harflerinden ibaret. Ne bir harf eksik; ne bir kelam fazla kalacaksın bu dünyada. Doyasıya yaşamaya bak dünyayı. Üzüntüyse üzüntü, kederse keder es geçmeden yaşa. Ama mutluluğun da hakkını vererek gülümse insanlara.”
Diye avuntu cümlelerle girdi adam yazısına. Bir bitişin sonunu yaşarken, hep tekrarlardı bunları. Oysa hayatı kollarından uçup gideli çok olmuştu. Her seferinde farklı tekerrürlerle, terk edilişine seyirci kalırdı ömründe. Bu seferki garipti aslında. Hiç başlanmamış bir bitişten ibaretti. Sonuç muhakkak aynıydı ama; adam hep kaybedendi.
Teselli vermekte iyiydi insanlar. Kimse üzmek istemem diyerek peşi sıra sıralardı iyi dilek temennilerini. Bu sefer farklıydı. Dilek temennilerinde bulunulmadan bitmişti başlanmayan. Başlanılamayandı o. Kaderin bir türlü kesişmediği; itinayla aralarında uçurumlar olandı. Uçuruma rağmen yürümüştü adam. Sonuç aynıydı. Terk edilendi. Yara bere içinde kalandı. Kal(a)madı…
Bir vedanın ardına her şey yazılabilirdi onun için. Zaten kendisi de acıyla yazan değil miydi? Ruhun sızılarını, kalemine sızdıran; özenle ilmik ilmik dokuyan. Bu seferki farklıydı işte. Toparlanmış umudunun yeni heyecanıydı o. Yeni dünyası, yeni umudu olabilirdi hayata baktığı. Kendi gözleriyle defalarca bakmıştı hayata. Hiç deniz görmemiş insanın heyecanıyla baktı deryasına. Dünyayı gökyüzünden izlemek istedi mavi gözlerinde. Ama tekrar vedalar doğdu gökyüzünde. Nereden bakarsa baksın; buydu işte. Terk edilendi.
Başlanamayanın sonunu getirmesi zor olmuştu. Yazarken geçirdi aklından günlerini. Yüzünde bir tebessüm, ayraç oldu ömrüne. Onu gördüğü; kaderin onu getirdiği, yollarının hiç kesişemeyeceğinden bihaber olduğu o güneydi tebessümü. Bir bir süzmüştü yüz hatlarını; “Gülümsemesi… Gökyüzünde güneş açması bu olsa gerek…” diye geçirmişti içinden. Gün gelip geceye hapsolacağını bilmeden. Karanlığa rağmen o hep gökyüzüydü ömründe. Burada kararmış olsa da, bir yerde güneş olandı. O başlan(a)mayandı. Adamsa gönlü onda kalan…
Her yazılanın yaşadığına inanmıştı. “Yazılan ölmez; her kelimede can bulur” derken okunulanın yaşadığını düşünüyordu demekki. Bunları düşününce kaleme alması; konuşturması gerekiyordu başlanamayanını.
“Yanlış yerden ve zamandan geldim hayatına. Yorgun sulardan; ihanetlerin koynundan kaçtım da geldim. Bu kadar çok yanlışın arasına, ömrümün ayracı oldu nefesin. Soludukça yaşatmayı denedim içimde. Soluk almaya bile fırsatım olmadan, nefesim keslidi. Yanlış başladığım hayatın, yanlış kurallarıyla; doğru beklenemezdi zaten. Ben hayatı yanlış olanım. Sen yanlışın sonlandığı; doğrunun başlanamadığı…”