Miras… Bu kelimeyi ilk duyduğunda aklına direkt maddi miras gelmeyen kaç kişi vardır acaba? Ya da tersten soracak olursak, miras kelimesini duyduğunda, aklına maneviyat da gelen kaç kişi vardır?
Miras, şüphesiz ki önemli bir gerçek yaşadığımız hayatta. Aklı başında hemen herkes, geride bıraktıklarına rahat yaşayabilecekleri maddi miraslar bırakmak ister. Ki bunun için de çalışır, didinir. Buraya kadar hiçbir itirazım yok. Benim itirazım, miras dendiğinde akla sadece maddi mirasın gelmesi anında başlıyor. Tamam, asla önemsizleştirmedim maddi mirası fakat sadece maddi olabilir mi miras? Asla. Manevi mirası nasıl es geçer, nasıl yok sayarız oysa? Aklıma denk geldiğim bir anıyı aktarayım hemen. Bir yarışma programında yarışmacı aynen şu cümleyi kurmuştu: ” Oğluma bırakacağım en büyük miras, 20,000 ciltlik kütüphanemdir.” İşte tam da bu noktaya değiniyor attığım başlık.
Neden hemen herkes (haklı olarak) maddi mirasın önemini kafaya takıp onun için didinir de manevi mirasın yüzüne bile bakmaz? Oysa, abartmadan söylüyorum, en az middiyat kadar maneviyat da önemli değil midir miras konusunda? Kitaplarla dolu kütüphaneler, sararmaya başlamış anı, gezi defterleri kalsa geriye fena mı olur? Biraz da bunun için didinsek, sevdiklerimize faydalı şeyler bırakmış olmaz mıyız? Bu manevi miras eksikliğini yaşayan çok insan olduğunu tahmin ediyorum sitem dolu. Peki, neden bu kadar önemsiz bu manevi miras?
Sosyolojik tespit yapıp da ahkam kesecek halim yok fakat bu eksikliğin sebebi gayet basit. Ne okuma merakımız ve alışkanlığımız var ne de bir şeyler karalamaya niyetimiz. Hoş, asla herkes okumak ya da anılarını, düşüncelerini yazmak zorunda değil ama o başka bir başlık konusu kanımca. Üzüldüğüm bir başka nokta ise değindiğim bu manevi mirası başkalarında görünce özenme hastalığımız…
Örneğin Japonya’da, metroda kitap okuyan, bir şeyler karalayanları görünce takdir edip ‘adamlar okuyor kardeşim’ tarzı cümleler sarf ederiz. Halbuki özenmek ve durum tespiti yapmak yerine bir yerden başlasak fena mı olur? Manevi mirasa yöneldiğimizde yani okumaya, okutmaya başladığımızda şüphem yok ki kuşaklar boyu ilelebet sürecektir bu alışkanlıklar. Maddi mirası es geçmeden en az onun kadar değerli olan manevi mirasa eğilmemin sebebi bu.
Benim de her insan gibi, henüz genç de olsam, gelecek planlarım yer ediyor zihnimde. Planlara hayaller karışıyor bazen ve dalıp gidiyorum. Manevi mirasımı şöyle hayal ediyorum mesela. Bir çocuk sahibi oluyorum ilerde. Ona okumayı, okutmayı sevdirmeye çalışıyorum türlü türlü şekillerde. Araştırmacı olmasını istediğimden o yöne de eğiliyorum, hemen her şeyi vermiyorum istediği. Çabalayıp bulmaya çalışmasını istiyorum keyif ve gururla. Sonra büyüyor bu emek verdiğimiz çocuk ve koca adam oluyor. Babasıyla tartışıyor fikir ayrılıklarında ve gücünü babasının kütüphanesinden alıyor. Bu arada merak ettiği şeyleri ‘tık’layarak değil sayfa hışırtıları eşliğinde araştırıyor. Babasına arada kızsa da ona öğrettikleri için hep şükran duyuyor. Sonra bir gün ebediyete uğurluyor babasını bu evlat. Ve kendine söz veriyor, babasının kütüphanesini son nefesine kadar koruyacağına, özenle bakacağına ve kendi evladına da babasından gördüğü hoşgörüyü, okuma isteğini aşılayacağına. Ve böylelikle manevi miras kuşaktan kuşağa aktarılmış ve hayatını sürdürmüş oluyor.
Sonra uyanıyorum hayalimden ve hayalime ortak kaç duygu varsa selam yolluyorum onlara içimden.