“Allah’ı arıyorum” demişti bir arkadaşım. Diğeri ise hiçbir kötü niyet taşımaksızın tüm sevgi ve samimiyetiyle “Allah’ını mı kaybettin ki” dedi.
Bu diyaloğun altını eşelediğim zaman benim için bir takım değerli denebilecek cevherlere rastladığımı fark ettim. İfadelerde herhangi bir yanlışlık olduğunu düşünmüyorum bilakis ikisi de birbirinden doğru. Fakat bir tanesi var ki o biraz daha doğru gibi.
“Allah” yahut “Tanrı” kavramı her insanın zihninde, algısına, idrakine, ufkuna, yaşam şartlarına, zevklerine göre farklı farklıdır. Eğer tabiri caizse herkesin kendine göre bir Tanrısı vardır. Aynı herkesin kendine ait bir dünyası olduğu gibi. Mesela Tarafsız bir gözlemle insanlardaki Allah düşüncesini incelemeye tabi tutarsak, birisinin mutsuzlara mutluluk veren, verecek olan; diğerinin fakirleri zenginleştirecek olan; bir diğerinin cezalandıracak olan; bir ötekinin mükafatlandıracak olan vs. şeklinde Tanrı anlayışı olduğunu görebiliriz ve bu artırılabilir olarak devam eder durur. Peki bu durum nasıl açıklanmalı yani hangisi daha doğru?
İnsan, görmediği bir şeyi anlamlandırırken, şekillendirirken, idrak ederken, zihninin içindekilerle anlamlandırır, şekillendirir. Bu insanın elinde olmayan şeydir yani ne yapsın imkanı derecesinde tanımaya çalışıyor. Bu durum şuna benziyor mesela herhangi birimize uzaylı resmi çizilmesi söylendiğinde çizdiği şey insana benzeyen yahut zihnindeki herhangi şeylerin birleştirilmesiyle oluşan şeydir. Hiç balık görmemiş ve çölde yaşayan bir bedeviye balığı teknik olarak tanıttıktan sonra ona hadi çiz desek herhalde deveye benzer bir şeyler çizer ve bu gayet normal bir durumdur. Zaten Kur’an’ı Kerimde de anlatılan Allah tasvirlerine bakarsak, bu tasvirler insanların anlayabileceği şekilde olduğunu görmekteyiz ki bu gayet normal bir durum. Allah öyledir ki, hiçbir âlimin ilmi, bilim adamının bilimi, ârifin irfanı, filozofun fikri, insanın düşüncesi onu tam anlamıyla hiçbir zaman kuşatamaz. Durum böyle olunca da her bir fert Allah’ı tam olarak değil de eksik bir halde tanıyor yahut biliyor. Bu gayet normal bir durum yani Allah’ın tam anlamıyla kuşatılamaması onun noksanlığından değil aksine noksanlıktan uzak olduğunun kanıtıdır. İnsanın bilgisiyle tam olarak kuşattığı varlık artık insana ait olmuştur. Şayet Tanrı da İnsan tarafından tam anlamıyla kuşatılabilseydi burada çelişki olurdu ki Tanrı insandan daha aciz olmuş olurdu bu imkansızdır çünkü aciz olan Tanrı olmaz. Halbuki Tanrı İnsan tarafından ister bilgi yönünden isterse farklı bir yönden olsun ki kuşatılamaz ve bu da O’nun en yüce olduğunun, noksanlığın O’na yaklaşamadığının göstergesidir.
İnsan Tanrı’yı kuşatamadığı için de ona karşı sürekli bir bilgisizlik içinde olacak ve bu bilgisizliğini gidermeye çalışacaktır. Çünkü insan yaratılışı gereği tam bilmek, tam sahip olmak ister lakin bu isteğini Tanrı hakkında gerçekleştiremez. Fakat yine de bu istek onun içinde hiç bitmez ve O’nu daha bilmeye daha bilmeye çalışır. Daha bildikçe, daha bilmediğinin farkında olur ve tekrar bilmeye atılır ve her defasında bu iştiyak artarak devam eder, her bilmeye çalışmasında daha bilgisiz olduğunu anlar ve tekrar tekrar atılır tâ ki kuşatana dek. Tanrı’nın kuşatılamaz olduğunu daha önce belirtmiştik bu yüzden de insanın bu çabası sürer de sürer. Çünkü insan noksandır, noksanlığının farkına ise noksanlıktan münezzeh olanı tanıdıkça varır.
İnsanların Allah’ı araması da aslında budur. Bir insan O’nu her ne zaman aramaya koyulsa, işte buldum dese bakar ve görür ki bu münezzeh olanın yani noksanlıktan uzak olanın, kişi tarafından yani noksan olan kişi tarafından algılanan yansımalarından sadece biridir. Yunus Emre’nin de dediği gibi “dağlar ile taşlar ile çağırayım mevlam seni”. Evet Yunus Emre’ye dağlar ve taşlar Rabbini hatırlatıyor lakin O da bunun farkında ki bunların hiçbiri Rabbi değil. Bunlar yani yaratılmışlar sadece Rabbin bir tecellisi, yansıması, yaratığı. Böyle olunca da insan bu tecellilerden yola çıkarak Rabbini arar, burada bulup bulmamak söz konusu değil çünkü Allah bir madde değil ki bulunup da ona sahip çıkılsın. Yani Allah bulunacak bir şey değil, o sürekli aranacak, ve tecellileri keşfedilecek bir Şey’dir. Tecelliler yahut yansımalar, yaratıklar, keşfedildikçe İnsan Rabbini tanımaya bir adım daha atacak fakat bitmedi bitemez, O bir adımda bulunup tanınacak bir Şey değil ki hemen kuşatılsın. O kuşatılmaktan münezzeh, uzaktır. İşte bu yüzden inanan bir insan her harekette Rabbi’ni arar. Aranan bir şey kaybedilmiş olması gerekmez mi diye bir soru akla gelebilir, el cevap Tanrı tam anlamıyla bulunup, bilinip, tanınıp, kuşatılan bir Şey olmadığı için kaybedilen bir Şey de değildir. Bir şeyin kaybedilebilinmesi için onun tam anlamıyla sahip olunabilme özelliği olması gerekir ki bu Allah için söz konusu değildir. Yani haşa Allah bizim sahip olabileceğimiz bir şey değildir. Aksine Allah bizim sahibimizdir. Durum böyle olduğu için de tam olarak kuşatılamayan bu yüzden de tam anlamıyla kaybedilemeyen Allah devamlı aranır. Mücadele durağansızca devam eder. Biraz düşünüldüğü zaman herkesin bir kutsala inandığı görülür hatta Tanrının olmadığını iddia edenler bile aslında bir kutsala inanırlar ki o kutsal da kendi hevalarıdır, gerçi onlar gerçek kutsaldan sapmış ve bayağı şeyleri kutsal saymışlardır. Noksan olan noksanlıktan uzak olanı aramaya devam ettikçe de insanlığını yükseltir fakat bunun gerçekleşebilmesi için arayış, noksanlıktan uzak olanın koyduğu kurallara göre gerçekleştirilmelidir çünkü akıl bazı yerlerde zorlanabilir ki burada kural koyucunun kuralları devreye girer ve akla yol gösterir. Peki insanın kendi başına Allah’ı araması bencillik değil mi? Şu açıktır ki insanların sorumlulukları vardır ve bunları yerine getirmesi gerekmektedir. Buna cevap olarak şunu söylemek istiyorum, İnsanın Allah’ı araması illa da çöllerde, dağlarda, taşlarda olacak diye bir şey yok, mesela bir koca, eşine aşık bir koca aşkında Allah’ı arayabilir. O nasıl bir Allah ki böyle muhteşem bir aşkı yarattı..?