Sabaha 10 falan vardı, tam olarak hatırladığım rakının üzerine ikinci biradan fazlasını içmemem gerektiğiydi. Arabadan inecek oldum, yan taraftaki bira şişeleri gözüme takıldı, boşları toplamam gerekiyordu, sabah araba hastaneye gidecekti malum hastalık derindi. Kanserin son evresi.. Yok yok ben değil, ben iyileşmeye başlamıştım. Boşları toplarken yarattığım sese yöneldim, baştan telefon mu çalıyor diye el freninin olduğu yere gitti elim, telefon sessizde imiş. Minareden çıkan ses sabahın ilk ışıklarına işaret etti. Boşları toplarken iki tane dolu biraya rastladım, onları koltuğun üzerine koydum. Yüzümde bir gülümseme belirmedi değil ! Arabadan indim, önce sağını solunu kontrol ettim, malum bir yere çarptıysam sabah babam uyandıracaktı, bunca alkolün üzerine nasihat kaldıramazdım ne kadar babam da olsa. İndim, arabamın camları filmli olduğu için camda yansımamı gördüm. Yine iyi içmiş olmalıyım ki göbeğimi olduğundan az gördüm ve alkolün kilo aldırmadığı yalanıyla birlikte kendi kendime ”Çok Rakı’şıklısın b’oğlum” dedim. Dolu biralarımla eve çıktım. Üstümü çıkardım, bilgisayarı açtım ve bir ermeni ezgisi çalıyordu. Bilgisayarı kapatmayıp da sadece ekranını aşağı indirdiğin zaman tekrar ekranı kaldırdığında en son ne dinliyorsan o açık kalıyormuş, biraz sesini kıstım ve başladım yazmaya…
Şehr-i Istanbul ! Acılarını bir kenara bıraktım; iyisiyle kötüsüyle dolu dolu üç yıl İstiklal Caddesi’yle, vapurda yediğimiz simitlerinle, Beşiktaş’taki Kalabalık’la, Nevizade’deki Lipsos fasıl gecelerinle Fransız Sokağı’ndaki insanından bile daha sıcak şaraplarınla, Ortaköy’de boğaza nazır cami kenarında gitar çalan eş-dost’la, Emirgan’da semaverinle, terkedildiğim AKM’nin karşısıyla, Kadıköy’de Yoğurtçu’da içtiğimiz nargilenle Tophane’nle! Kaan’la Mete ile, Haydar’ınla! tüm yaşanmışlıklarınla seni terk ediyorum… Bir başka baharda görüşmek dileğiyle….
Biram ısınmıştı, birkaç yudum daha aldım, içimden arabayı çalıştırıp Istanbul’a varma isteği vardı, hiç bitmek bilmeyen bir sevdanın adıydı. En öfkeli olduğun zamanlarda bile şehre bu kadar tutkuyla bağlanamazdın. Öyle bir şehir ki İstanbul kalabalığında kaybolduğunda dahi yalnızlığını hissettiğin vakit ya seversin nefes dolu ya da küfredersin ağız dolu.. Farkettim içemiyordum, biraz fazla kaçırmıştım, zaten fazlaca kaçırmıştım. Sen gibi.. Sabahı etmiştik. Bir biram hala dolapta idi. Onu piç etmesem olmazdı. Gittim aldım, karnım acıkmış olacak ki akşamdan kalma bir tabak menemen ile yarım somun ekmek yedim. Birayı açtım, tekrar yazı sayfasını da açtım.
Ne kadar gitmek istese de gidemiyor insan senden, görmek istiyor seni ”bir fahişenin namuslusu gibisin !”
Vazgeçmem gerektiğini bu cümle sonunda farketmiştim. Genelev bağımlılığı eroin bağımlılığından daha tiksinç bir şeydir. Bahsettiğim şeyin İstanbul olup olmadığını düşündüm, bana bir şubat akşamından ağustos ortasına kadar boşa geçen zamanımı hatırlattı. Sabah 8 olmuştu, biram azaldı ve gidip bira almakla almamak arasında gidip geldim. Bir arpa boyu yol kat edemediğimi gördüğümde vazgeçmenin iyi bir yol olacağını hissettim. Çişim gelmişti, salondan geçerken aynaya gözüm takıldı. Müzik alkolün vücuttaki etkisini arttırırmış derler, yalan! Alkolün tesiri içerken geçmeye başlamış olacak ki az önce arabanın camında gördüğüm göbeğimin gerçek halini farkettim, bırakmalısın dedim kendime.. Azaltmalısın ! döndüğümde yarım kalan biradan bir yudum daha aldım yediğim menemen tıkamış olacak ki bitiremedim..
Birayı da piç ettiğimize göre uyuyabiliriz. Pardon, uyanabiliriz, Sabah oldu, gerçekler doğdu !
24.03.2016
Kutay YÜCELEN