Var olmak telaşımı çektim üstünden, ben bende kendimden var oluş senaryoları yaratmaya çalışırken bir başkasında var olmak için çaba köprüsünden yürümek cesaretini göstermemeliydim. Farklı bir vazgeçmekti benimkisi, seni çok sevdiğimi bilmeyenlerin bile senden vazgeçtiğimi öğrenmeleri kadar abes bir sevda keşkesiydi. Gözlerimde seninle olamamak hüznünü görecekleri için ödüm kopuyor. Daha fazla saklayamazdım ki güzün hüzün feryadını. Bendeki mevsimlerde güzün her ay bana geldiğini hissettirmek için sana feryat figan yağmur yağdırmak istekleri… Hâlâ hoş musun? Sessizce sana biriktirdiğim hoşça kal’lar ulaştığından beri sana, bensiz hoşlarda mısın?
Her gün su içmeyi hatırlamak gibi bir şey seni sevmek… Ona ihtiyacım olduğunu biliyorum, sağlığım için suya muhtaç bir kulun kabullenişi için bardaklarla hoş beş etmek zorunluluğum gibi… Her gün, her saniyemin nöbetleşe beni bölüşünde ve paramparça seslenişinde aklımdan geçip kalbimi vurmak istediğini biliyorum. Sen bilmiyorsun. “Unutmuş mudur acaba beni?” soruları merakla gezinmiyor aklında. Aklının merdivenlerini ben çoktan aştım, kalbine gelebilmek ümidiyle aralık bir kapı aradım ama maalesef aylardan ekimdi. Aralık kapılar aralık ayında açılırdı belki; ümit paraşütümden düşmeden tutunabildim bir şeylere. Aylar geçiyor işte, günler birbirine evlenme teklifi edip ayrılan çiftler gibi benden öylece gidiyor. Heyecansız, sensiz, kendime küs, kendime düşman; sana yolcu bir ben’i bacaklarından asıp köprümden atmak cesaretini gösteremeyen tekliklere düşmüş tek benle…
Aslında çoğu zaman farkına varıyorum bunun. Yalnızlık değil bu yaşadığım, yalnızlıkta bile tutunacak bir kalabalık bulur insan; ben elimi uzattığımda tek kendi elimi buluyorum. Sensizlik desem; bu da sen hakkı doğmamış bir bebeğin düşük yapılması ihtimali gibi bir şey. Ben hiç sahip olamadım ona. Şimdi senden bir haber ulaşsa bana, “beni unutma, çünkü ben de çoğu zaman hatırlıyorum senin beni güzel sevişini” dese senden gelen garip bir telaş da olsa… Yaşadığımı hissetmeyi unutmuşum gibi bir şey işte. Heyecan yok, bir şeyler hep yarım; hep eksik… Senden sonra kalbim asfaltlara döktü seni, arabalar ezip geçerlerdi ve yaşamamışsın gibi hissederdi kalbim belki. Ezip geçtiği sen olsaydın iyiydi, kurtarılabilirdim; neler ezildi, neler acil şifa bekleyen hastaların yerini aldı gel de bana sor…
Adını söylüyorum içimden, yalnızca içimden söylemek izni çıkmış aşk mahkemesinden; kendim duyuyorum ya adını, kendimde; yok, güzel durmuyor. “Efendim sevgilim?” demediğin anlar kadar nefret ediyorum dilimin kevaşeliğinden. Yıllardır bir hayalin eteklerime yapışıp beni hayallere gark ettiği sebepsiz üzüntüler çöplüğündeyim. Var mıydın, hiç mi olmadın, bir parça da olsa biz var mıydı bir yerlerde bunları düşünmekten öleceğim. Yolumdan geçse bedenin, kalabalıklaşırım. Kendime çok kalsam da, bir sürü ben’le sen olmadan uğraşsam da hep bir yol ararım. Bedeninin var oluşuyla gözlerime gözlerinin göz kırpışıyla can bulmak alerjisine yakalanıp çilli mutluluklar bırakırım yüzümde.
Çaresizim… O cesaretli aşığın mezarını kazdım ellerimle; istesem de sana gelemiyorum. Gurur gökyüzümden çamur yağdı üstüme, temiz değilim artık; biliyorum. Başka yollar, başka kimsesizlikler, başka çırpınışlar, başka hezimetler denesem de tek bir insanın bir tek selamının hasretiyle çürüyorum.
Farz et, yazdıklarım ulaştı sana. Kargolu yok oluşlarımdan bir mektup döşendi postacı acımla, okurken bende kaybolup, sende can bulduğum günleri anar mısın? Farz et ki gönlünün şarabından içip sızıp kaldım sen var oluşlarında. Gülümseyip beni kurtarır mısın? Belaydım başına, başına bela arsız düşlerimin nimet yağmuruyla sana akmak için gök gürültüsünü fırsat bildiği bir buluttum. Belalı başımla başının belasıydım. Oysaki ben sadece sevmek töreninde seni sevmelere ant içmiş ölümlü bir âşıktım. Kendimi okuyup kendimden özlü sözler çıkarmaktan yorgun düştüm, göçebe hayat tekliflerinin bana sunmayı düşlediği o adam sen olmuştun.
Senden nefret ediyorum, günah yazmasın Tanrım. Senden, acı çektiğim günlerden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyorum. Kalbim sıkışırdı, uzuvlarımda papatyaların koklanmadan solmuş ve kuruduğu anlarda bıraktığı o kokuşmuş kokunun eseri vardı ve ben kurumuş çiçek faslının son furyasıydım. Yastığına sarıldığında heyecanla bir başkası için atan kalbinin düşmanıyım şimdi. Dursun da, atmasın bir başkası için. Sen benim, ben olmak şansımın çalmayan kapılarda bekleyen umutsuz vakasısın. “Tatlım” derdin, senin için erimek istediğim gecelerin yerden bitme mutluluklarında. “Böylesi daha iyi tatlım” Tatlım… Üzüm şerbetimin solcu rakısı; rahatça kendime çıkabilir tüm girdaplı yollar, hep aynı izbelikte ayaklarıma dolanan yosunun ta kendisiyim zaten.
Fikrine düşersem eğer bir gün, aklının sokaklarında nemlenmiş bir budala var demektir. Kalbine seslenirsem bir gün eğer, meğer ne kadar da aptal sevmişim diyen bir kayboluş şarkısı kalbine benden dokunmuş demektir…
Dilâra AKSOY