Kayıt Ol
Eyl 25, 2014
930 Views
2 0

Cüssesi Büyük Darası Düşük Adam!

Written by

Bu gün kalemim bana isyan etti! Her gün siyaset yazıyorsun, siyasetten başka bir şey bilmez misin diye de çam yapraklarından yapılmış dikenli fırça ile sabah sabah sakal tıraşı etti! Elim yüzüm onun için kan içinde.
Neymiş efendim?
Ara sıra masal anlatacak, bazen de hikâye uyduracakmışım. Ortaya değişik figür çıkaracak yazıyı renklendirecekmişim. Emrin olur paşam, sen ne istedin de hayır dedik?
Kalem benim, el benim, şu ukalaya bak! Bana akıl veriyor hatta ayak diriyor. Siz olsanız ne yaparsınız?
Tutar orta yerinden kırar mısınız, yoksa ona kulak verir; suyuna mı akarsınız?
Düşündüm de kalem hiç de haksız değil! Kalem bizim elimizde de ne yazacağımıza arenadaki boğa güreşçileri karar veriyor.
Hâlbuki ne ben ne de kalemim boğa ve matadorla yakından uzaktan ilgili değiliz. Kan görmeyi sevmez, hayvana yapılan işkenceye de tahammül edemeyiz.
Arenada dolaşan boğa güreşçileri seyirciyi heyecanlandırmak için ellerindeki ucu sivri okları boğaya sapladıkça tirübünden alkış kopuyor.
Heyecan dorukta, boğa kan kaybettikçe matador da zafer kazanmış komutan edasıyla çığlık atıyor.
Sahne, boğa, matador aynı, arenada da değişiklik yok! Her gün onbinlerce kalem aynı sahneyi yazmaktan bıkıp usanmadı.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun siz söyleyin, kalemim haklı değil mi? Eveeet dediğinizi işitiyorum. Mademki haklı diyorsunuz öyleyse gelin bu gün farklı bir şey deneyelim.
M.Ö. 4000’li yıllarda Karadeniz kıyılarına egemen olan bir krallık varmış.
Yemyeşil ormanları, patika yolları, dalları uzansa yıldızlara değecek çam, köknar ve ladin ağaçları arasına kurulmuş köy, kasaba ve kentleriyle ün salmış.
Mevsimler değişir Krallığın yeşilliği 4 mevsim canlı ve de aynı kalırmış. İnsanları mutlu, Kral’ı keyifli yaşar giderlermiş.
Aradan asırlar geçmiş, aylar ayı, yıllar yılı kovalamış; sıradağların omuz omuza denize uzandığı sivri tepelerin eteklerine yerleşik dağ köyünde 1 bala dünyaya gelmiş.
Daha önce kıt kanat geçinen aile, dünyaya yeni gelen çocuğun oburluğu, açgözlülüğü karşısında şaşkına dönmüş. Ne anne sütü yetiyormuş ne de koca ineğin sütü doyuruyormuş balayı.
Yemek vakti gelince, sofrada ne varsa hepsini silip süpürüyormuş. Aile çocuğu beslemekte sıkıntıya düşmüş. Bakmışlar ki bulundukları yerde kalırlarsa bala açlıktan ölecek. Kalkmış göç etmişler, sıra dağları at sırtında aşmış, az gidip uz gitmişler; her gün bir arpa boyu yol almışlar…
Aylarca yolculuk etmiş uzun yolculuğun sonunda varmak istedikleri başka bir Krallığın hüküm sürdüğü Kente ulaşmış, mitili oraya sermişler.
Baba gece dememiş, gündüz dememiş, ne iş bulduysa çalışmış, kıt kanat geçinmeyi, balayı sağ salim büyütmeyi başarmış.
Çocuk azıcık palazlanınca, fırın fırın dolaşmış, satılmayan bayat simitleri toplamış, ısıtıp ısıtıp insanları taze simit diye kazıklamış.
Okula başladığında ayakkabısının altı delik, pantolonun cebi yırtık parasız pulsuz bir dönem gelip geçmiş.
Zaman dediğin ne ki?
Yıllar o kadar çabuk geçmiş ki, yemyeşil bir köyde dünyaya gelen obur çocuk, boğazı sayesinde kocaman cüsseli bir insan azmanı olmuş. Bir gün aynanın karşısına geçmiş, uzun uzun kendine bakmış, kendi kendine söylenmiş.
Boy pos yerinde, kelle kulak ense de var! Bir de tartılayım bakalım daram ne kadar? diye aynaya gülümsemiş.
Ayna kendine gülümseyen cüssesi büyük adamın söylediklerini duyunca, bıyık altından gülmüş ve kendi kendine konuşmuş.
Tartıl tartıl da kaç okka olduğunu gör, Cüssesi büyük darası küçük adam demiş! Genç adam uzun kollarını uzatmış, kocaman ellerini cebine sokmuş, kasıla kasıla bir değirmene varmış; un çuvallarının çekildiği kantara çıkmış: kendi kendini çekmiş!
Bir de ne görsün darası çok ama pek çok düşükmüş. Şaşkınlıktan kantarın üstünde kala kalmış! Kendi kendine söylenip durmuş.
Bu cüsseye bu dara çok düşük!
Ne yapsam da daramı yükseltsem derken, değirmenin döküntüsüne gelen Kargalar konuşmaya katılmış.
Dünyanın içini ye kabuğunu bırak gak gak! Dünyanın içini ye kabuğunu bırak gak gak! Nasıl olsa kabuğu da yesen doymazsın demiş.

Kavlak Necati

Güneşin doğuşu, Can Kuş'u nun Dünya'ya kanat çırpması ise,
Gün batımı da, açan güllerin solan yaprakları olmalı.
Her gün yeniden doğan, her gün yeniden ölen bir bedenin,
kafesinde çırpınıp durmak zor.
Doğduğum yöre de, taşlar topraktan daha çok.
dağında gökyüzüne, Çam ağacı yerine, Ardıç ağaçları uzanır.
Gövdesi ne tomruk olur, ne de kereste.
Kiriş diye uzatamasın onu duvarın üstüne.
Yanarken saman alevi gibidir, köz bırakmaz geride.
Büyürken fidanı su istemez.
Kışın yağan kar, ve Nisan yağmuru yeter yaşamasına. İğne yapraklarının arasında olur gılikleri.(meyve)
Önce yeşil, sonra siyah.
Acıdır tadı.
İlaç olmaz hiç bir yaraya.
İşte ben böyle bir kıraç toprağın üzerinde yeşermiş,
kökü kayaların altına uzana ağaç gibiyim.
Siz çınar da diyebilirsiniz, koyu gölgesi olan, Meşe'de. Kayın,gürgen zaten hiç olmaz bizim dağımızda.
Dereler kışın akar, yazın kurur.
Avşar'ın soylu kızları suyu kuyudan çeker kovayla.
Kulaçla ölçülür kuyunun derinliği.
Al yazmalı, beyaz tülbentli kızlar, aynayla haberleşir, yavuklusuyla.
Hala öylemi bilmem.
Ben gideli gurbet ele, değişmiştir belki, gelenek ve de töre. Belki orada da geziyordur, genç kızlar sevgilisiyle el ele.
Kim bilir?
Ben buyum işte.
Diğer kimlik bilgilerim kayıtlı nüfus kütüğümde.
İlim ilçem hepsi var.
Bence esas ben, bu satırlarda saklı.
Çözün çözebilirseniz,bu bir bilmece.....
Kavlak Necati

Latest posts by Kavlak Necati (see all)

Article Categories:
Deneme

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.