DUA VE RİYA
‘’buradayım: cevabın soruyu incittiği yerde.’’
Adı uzun olanın suyunu içtiğimden beri bulandı dünyam, bulandı yüzüm.
Bir kaşıklık ağızda sizi öldürene hangi üç harfle seslenirdiniz ya da öldürdüğünüzün kırkına giderken hangi üç harfi alırdınız yanınıza?
Sert sessizleri yumuşatmak affetmekten mi gelir huzura!
Bir ömürde kaç kelimenin ahı düşer içinize?
Beş harfinle en uzun hangi kelimeyi taşıdın sırtında dünyaaah!
Kaç kelimeyle çiğnendi ruhun, kaç kahrın özeti oldun?
İşte!
Az kelime ile çok derdin anlatıldığı bir evden baktım dünyaya, hep!
Sessiz harflerle ne kadar anlatılabilirse o kadarını anlatıp gideceğim.
Rol çalmayacağım da yapmayacağım da!
Yalan yok, içimin öç sesiyle bakıyorum artık çocukluk fotoğrafına ama bilirsin beni, sana attığım taşı kendime çarparım.
Bak diyorum bulandırdığın o sudan içemezsin, yeter, oynama kaderle elinde kalırsın.
Sefasını sürdüğün acını topla artık, eksiliyorsun.
Dünyanın her günü elimde çocukluğun sana bakıyorum ve seçemiyorum yüzünü artık gittiğin fotoğraflarda, tanımayanlar gösteriyor seni bana; bak burada, bu! diyorlar.
Kulaklarım yanıyor, onlar tamam ama ‘bu’ dediğiniz ‘o’ değil!
Suyunu içtiğim yüz bu değil, beni değil; sizi kandırıyor, görmüyor musunuz?
Bunlar hep edebiyat neden inanıyorsunuz, heves ve dünya.
Bana anlattığın harflerden yeni bir hikaye yazamazsın ama öykü edersin.
Bak mide demiştik, yediğinle değil gördüğünle bulanır; ten değil mide kusar dokunduğunu.
Uykusunu uyuduğunun rüyasını görmezsen, kirleniriz.
Dedim, dedim dedim.
Ama bana değil size inandı.
Sonra yeşilin hiçbir tonuna inanmadım ben de.
Ve şimdi,
‘Hiçbir dert indirmedik ki devasını da indirmiş olmayalım’ diyene soruyorum:
Yıllarca, ayaklarımın yere sağlam basması tembihleriyle büyüyen ben şimdi nasıl inanayım, havadan inenlere?