Açmamışken gözlerimizi dünyaya anne karnında türküler dinleyerek büyüdük bir çoğumuz. Adımız daha okunmamışken kulağımıza ilk o ezgileri işittik belki de. 6 yaşında uzun yollarda yıllar boyunca aynı ezgileri duymak pek anlamlı değilken şimdi 23 yaşında beni bana anlatabilme gücüne sahip türkülerden vazgeçmem imkansız. “Halim yamanken” dilimde hep “ dumanlı dumanlı oy bizim eller ” e sığınmam bundandır.
Ait olduğum bir yer var uzaklarda ama orayı bulamamak, döndüğümde eskisi gibi görememek ve o yere daima özlem duymak… bunlar her anımda içimin bir köşesine sinmiş duygular. Şimdi daha iyi anlıyorum seni baba her fırsatta doğduğun topraklara kaçışını, kızsan da kırılsan da ağabeylerini sessizce dinlemeni ve kaç yaşında olursan ol hep yamaçlarına sokulmanı… insan ait olduğu yerde mutlu, ölü ya da diri atasının yanında huzurlu. Dağ başında kar olup kendi toprağına erimek isteyişi bu yüzden.
Çocuk değilim naraları atarken sevdiklerimi birer birer kaybetmeye başlayınca yaş almaktan korkar oldum. Ben büyüyünce onlar buralardan göçüp gidiyorlardı. Bir fotoğraf karesi,bir söz,bir ezgi,birkaç anıyla bizi bize bırakıp gidişlerini izlemek hissettiğim yaşın ve omuzlarımdaki taşın ağırlığını arttırıyordu. Gencecik bir fidanın toprağından koparılışı ve annesinin çığlıkları,bir babaya evlatların vedası ve hıçkırık sesleri,kardeşlerin ağabeylerini uğurlaması sessiz ve taş kesilmiş yumruklarla…bunlar hafızamdan asla silinmeyecek ve her gün anılar astığım duvarımın en üst köşesinde yer alacak. Bu “yalan dünya” döndükçe acılar dinmeyecek,sabreyleyecek sadece gönlümüz “gizli gizli”.