Elimdeki telefona odaklanmayı bıraktığımda bir evin sessiz, karanlık bir salonunda olduğumu farketmiştim. Ne kadar uzun zamandır aynı kanepe üzerindeydim ve aynı yarı yatar-yarı oturur pozisyonumu koruyordum? Üzerime düşen salonun köşesinde yer bulmuş televizyonun ışığına kaymıştı gözlerim. Çevreye o kadar bi haberdim ki bir evlilik programının izlenmek üzere açık bırakıldığını farketmemiştim. Gecenin bir yarısında aşık olmak üzerine tartışan bir grup insan televizyona istemsizce kulak kesildiğimde beni düşündürmüştü. Daha doğrusu bir şeyleri sorgulamama sebebiyet vermişti.
Herkes aşk hakkında bu kadar çok şey söyleyebiliyorken ben nasıl aşığım diyebiliyordum. Neyi? Kimi? Ne ile? Nasıl? seviyordum da benim sevgim en özel, benim aşkım en güzeldi. Hayatına paydaş bile olamadığım bir aşkın nasıl aşığı olabiliyordum. Tek bir kalem tutuşunda bile adımı yazamayan parmakları ne diye öpmek istiyordum.
Ve aylarımın sonunda anlamıştım. Elbette ki, belki yüzlerce kere bir insan tarafından kalbi kırılmış olabilecek biri çürüyen duygularımın kokusundan, dengesizleşen ruhumu görmekten ve kırılan kalbimden sadistçe zevk alacaktı. Aşkın nereden gelip, nereye gittiğinin bilinemeyeceğini söyleyen Sabahattin Ali bir şeyleri atlamıştı. Aşkın aşık olandan neler aldığı ya da ona neler kattığı asıl bilinmeyendi.
Bunların sonrasında da hiçbir şey için kendimi üzmemeye karar vermiştim. Mutluluğumu, neşemi, sevincimi süsleyerek anlatmıyorsam; gözyaşımı, kederi, üzgünlüğümü neden allayıp pulluyorum.
Önce güldüm sessizleşen karanlık kahkahaları alıp saklıyordu. Bir fotoğraf karesi açıp geçip gidenin anısına birkaç kahkaha daha ekledim. Sonra neden ağlamıyorum dedim. Sırf ağlamak için ağladım içerisine karıştığım alacakaranlıkta, anıların saklanmış olduğu birkaç şarkı eşliğinde. Hiçbir şeyi atlamadığımı düşünüyorum. Güldüm, sevdim, aşıktım, ağladım.
Şimdi Eylül dökülmüştü kapıma. Bilirsiz bir güzün çok kalabalık bir ayı olacaktı biliyordum. Bu eylülü dilime plesenk edip çokça hatırlayacaktım. Başlarında bu salonda oturmuş bu satırları, yazıyorken ortalarına aktığında zaman, başka bir şehirde olacaktım. sevdiğim insanların yanında, yakınında; aynı şehrin havasını ciğerlerimize doldururken bile bir tek merhaba’ya hasret olacaktım kimileri ile. Sonları ise gizler bahçesinde filizlenmeyi bekliyordu, rengarenk çiçekler ya da boy verecek dikenli otlar şeklinde. Eylül’ün sonu, aylarca süren belirsiz yaşamlaşmamı birkaç kararla süsleyecekti. Belki bir şeyler bitecek, belki devam edecek veya yeniden başlayacaktı ama içimin bulanık suları yavaş yavaş eylül ile durulacaktı. Bense içimin sularını heyecanla dalgalandırırken bekliyorum. Eylül bana, Eylül sana Eylül ona, Eylül hepimize… Eylül hepimizi kurtarsın.
05092016 05.54 http://1yazar1yazin.tumblr.com/