Bir yerde dinlemiştim, bir şair enginara benzetiyordu kendini. Oysa enginar ne kadar kapitalist bir meyve … Gücün yoksa canın yanıyor. Gücün varsa alamayacakları eziyorsun ve en önemlisi duygularımızın hala naftalin kokuyor olması.
Evet naftalin dedik, kış çıkışı baharın gelişiyle o hurçlarımızda saklı duran kıyafetlerimizin huzur dolu, çocuksu kokusu …
Koku dedikçe insanın unutamadığı tek şey o “koku” aforizmasıdır. Büyüdükçe dizlerimizin kan kokusu kurudu. Eskiden daha güzeldi yaralar . Şimdiki yarlarımın aforizması daha kansız , duygusuz ve zalimce …
Bilmiyoruz , bir çocuk kaç kere yere düşer.
Sayamıyoruz/saymıyoruz …”Öpeyim geçsin!” dedikleri yerden “Üzülme geçer!” zamanına denk geldik .Geçti mi? Geçiyor mu ? Yoksa bizim naftalin gibi duygularımızı da kışlıkların arasına mı kaldırıyoruz?
Eylül kapıdan gireli bilmem kaç saat olmuş ve oradan bir şair “Sonbahar sanattır.” diyor . Sonbahar sanat mıdır ? Serenat mı ? Üşüye üşüye geçtiğimiz Tunalı sokakları, otobüs beklerken dinlediğimiz müzikler, hepsi birbirinden farklı zamanlarda incindiğimiz yerlere sardığımız kaşkollar … Bir çok insanın en zayıf noktasıdır boynu .Bu yüzden mi şair “şiirlerinin dizesini boyuna benzetmesi ve “en uzun mısram ” demesi ? Her eylül bir ayrılık hüzün getirir insana . İnsan hüzünün kazanınca neleri kaybetmez ki!
Siz neredesiniz ,kimlesiniz bilinmez ama her eylülde biraz kimsesizlik vardır . Artık uzun yaz gecelerinin üzerinde denize damlayan güneş bizi terk etmeye başlar.Kuşlar göçünü tamamlar, insan içinde kaybolmaya… Önümüz kış.
Sıkı tutun hayallerinizi. Üşütmeyin içinizdeki çocuğu ve sevin sarı da olsa kararmış umutlarınızı.
Önümüz kış .
Yağmurla birlikte ağlayın ,buluta teşekkür edin . Gözün göremediğini gönül özler.
Özleyin !
Özleyin güneşi, tomurcukları ,renkli çiçekleri …