Bu soğuk dikdörtgen taşlar ne zaman dizildi buraya. Soğuklar ama üşütmüyorlar. Güvendeyim. Acaba parmaklarımın ucuna kalkıp başımı pencereden uzatsam mı? Yok, hayır. Sen beni almaya gelene kadar yere çömelip oturmalıyım. Üzerimden günler geceler de geçse, mevsim bile değişse nasıl olsa güvende olacağım. Biliyorum, bir gün gelip beni bu tavanı yüksek eni dar yerden alacaksın. Öyle bir alacaksın ki azametine dayanamayıp yerle bir olacak soğuk duvarlar.
Belki yağmur yağar ama. Çok hem de. O zaman geyikler yüzerek pencereden buraya geçebilirler değil mi? Yağmasın. Bu sığınak bu gecemi gündüze gündüzümü geceye çevirdiğim buram buram nem kokan duvarların arası, su dolmasın. Bırak kalsın sen gelene dek. Üşürüm yoksa. Tir tir titreyip geyiklere sokulurum. Geyikler beni sırtlayıp sıcacık yuvalarına götürürler. Sahi ya sen gelirsen, seni beklemediğimi düşünürsen?
Günler geçiyor seni bekliyorum. Artık üşümeye başladım ve duvar dibindeki yosunların tadı hiç fena değil. Allahtan tavanda bir delik var ve yağan yağmura açıyorum ağzımı. Ağzım suyla doluyor. Ağzım küfürlerle, ağzım kasılmış çeneme lanet oluyor. Geyiklerin gelmesini ister gibi oluyorum. Kızmazsın dimi sen gelmeden gidersem. Üşüyorum, açım ama en zoru yalnızım. Kendimle konuşmak beni ürkütmeye başladı. Karşı duvardaki 1397 dikdörtgen taşı saymak can sıkıcı olmaya başladı. Küçükken bulutları gördüğümüz zamanlarda hepsini bir şeye benzetmeye çalışırdık hatırlıyor musun? Şimdi biçimsiz taşları da hayvanlara benzetiyorum. Bir tek geyiğe benzeyen yok. Sular yükselmeyecek geyikler alamayacak beni. Belki sular önüne katacak onları, ölü bedenleri vuracak kıyılarıma.
Fenayım, gelmiyorsun.