Hikayeler gerçekte bir nebze soluklandıktan sonra anlatıcılarının besinleriyle beslenir.Dört nala koşmaya hazır bir at gibi anlatanın binmesini bekler ve o malum seremoniden sonra artık özne ile nesne tersyüz olmuş anlatıcı kendini gerçekten soyutlamıştır.Anlattıklarının içinde var olarak istediklerinin,rüyalarının ve hayallerinin gerçek etiketi kazanma fırsatı iştahını kabartmıştır.Sorun ise dinleyicilerin kendi gibi değil de kendini onaylaması gereken bir ”şey” gibi algılanmasıdır,işte burada hikayeci hikayenin kendi çerçevesini tıpkı bir resim uzmanı gibi yırtıp onu dışarıdan başkalarına gösteren bir uzman gibi hareket etmek zorundadır.Ellerini ve dilini kullanarak onlara var olan bir şeyi 3 duyu organıyla destekleyerek anlatma olanağı, burada gözlemci,arzunun gösterenin arzusunu hissetme ve onunla eser arasında analoji yapma olanağını kaldırır.Hikayeye baktığımızda dinleyici-yani kollektif arzu- anlatıcının arzusu ile hikayenin sınırlarını ayırt etmek veya bütünleştirmek ister ama bu süreç arzunun ötekinin arzusunu gerçeğin içinde görme isteğiyle devam eder.Hikayeci kendiyle bütünleştirdiği hikayeyi eğer aktarım sorunu taşımadan ötekine aktarabilirse ötekinin arzusu ile bütünleşir ve hikaye özne-nesne-özne üçlüsü olarak başarıyla tamamlanabilir.Özne ile Nesne,burada hikayenin kendisi ile hikayeciyi temsil eder bu ikisinin sağlıklı birleşiminden sonra özne ile yani dinleyici ile aktarım sorunu yaşamadan gerçekleşen anlatı ”HİKAYE” ”HİKAYE ANLATISI” olarak zamanın özelleştirilmiş bir anı olarak hafızalarda kalır.