Kayıt Ol
May 1, 2019
217 Views
1 0

İlk Kamp Macerası

Written by

Her şeyin bir ilki vardır. Bu anlatacağım kısa ama bol hareketli macera ise bizim ilk ve belki de son kamp maceramız oldu. Haydi bakalım…

Ben, babam ve iki kuzenim olmak üzere 2017 yazında tatil yapalım dedik. Lakin bu tatilin masrafını karşılayacak kişi babam olduğundan ve para konusunda sıkılığından gideceğimiz yerlerde otel veya pansiyonda kalmak gibi bir lüksümüz yoktu. Nerede konaklayacaktık? Aklımıza çadır geldi. Tabi ki yine aynı kurallar geçerli; kaliteli bir çadır alamayız. Ucuz, bizi idare edecek bir şeyler baktım. “Angel Eye” marka 10 kişilik 300x300cm çadır 180 TL. Efsane bir fiyat. Yani bu fiyata o boyutta poşet alamazsın; ama olsun yine kanaat etmek lazım. Adamlar yapmış cidden; çadırı geçtim odana perde olarak da kullanabilirsin. Yanına bir de şişme yatak… Toplam 260 TL’ye falan kapattık. Zaten daha yukarı bir fiyat olsaydı babam tatili kapatırdı.

1. GÜN

Bir perşembe sabahı çıktık; 6-7 saatlik bir yolculuğun sonunda Ankara-Salda Gölü yolunu bitirdik. Şimdiden söyleyeyim: Burdur merkez tarafından geçip Salda Gölüne Güneyden girin. Biz kuzey tarafından girdik; 30 km boyunca nadir asfalt çoğunlukla toprak bir yolda düşük hızda ilerledik; bu nedenle hem yorulduk hem de çok zaman kaybettik. Kuzey tarafında yani bizim girdiğimiz tarafta ve gölün yakınında “Doğanbaba Köyü” var. Açız, doğru dürüst yiyecek de yok yanımızda; sebze meyve alalım dedik. Yalnız köy, köy değil de sanırsın terk edilmiş nükleer facia bölgesi… Kimse yok. Devamında göle doğru birçok ev ile görmemiz biraz moralimizi düzeltti. Bir tane bakkal bulduk oradan domates ve yumurta aldık. Neden başka bir şey almadık? Çünkü yoktu.

İlk bakışta gölün cezbedici renkleri gözünüzü alıyor. Çizgi şeklinde derinleşmesi, açık maviden bir anda koyu maviye geçişi biraz içinizi ürpertse de cidden enfes. Türkiye’nin en derin, Dünya’nın 3. en derin gölü burası. Gölün hemen kıyısından giden toprak bir yol var; oraya girmenizi tavsiye etmem. Evet kıyıdan gidiyorsunuz ama bozuk satıh… Bir anda önünüze barikat çıkıp geldiğiniz onca yolu geri dönmenize sebep olabilir. O yüzden biraz yukarıda olan asfalt yoldan ilerledik. “Maldivler” denen kısım sağımızda kalacak şekilde kendimize bir çadır mekanı bulduk. Etrafı toprakla kaplı geniş bir oyuk şeklinde, nispeten bizi rüzgardan koruyacak olan bu yere kurduk çadırı. Domates+Yumurta; işlemi siz yapın. Evet Menemen! Afyon Sandıklı’dan geçerken aldığımız daire şeklindeki, 2 kiloluk ekmeği menemenle gömdük.

Biz ilk defa kamp kuracak adamlarız. Bulunduğumuz bölge itibariyle de burada bizden başka kimse yok. Maldivler denen kısımda birkaç kampçı var ama bizden baya uzaktalar. Neyse, kurduk çadırı; iki şişme yatak attık içine. Daha henüz çadıra girmeyi düşünmezken yağmur bastırdı. Saat 20.30 civarıydı. Yağmurun gelişiyle birlikte zifiri karanlığa büründük. Hepimiz bir anda çadıra doluştuk. Bu yağmur öyle serpiştirip geçecek gibi değil; mecbur erken yatıyoruz. 10 dakika sonra çadır, penceresinden su almaya başladı; hemen bir çözüm üretmeliydik. Dış tarafa arabanın güneşliğini serdik; iç taraftaki damlatan yere ise bir şişe bağladık. Neyse ki yağmur sağanağa dönüşmeden bitti.

Gecenin bir vakti, hayatımızda ilk defa bu kadar ıssız bir yerde kalıyoruz. Herkes o kadar tedirgin ki çıt çıksa irkiliyoruz. Birinin çişi gelince diğeri de onunla beraber gidiyor. Çişim çok olmasa bile depoyu sıfırlamak için biri ne zaman çişe kalksa ben de yanındayım. Küçükken tuvaletim bitince: “Anne! Bitti!” Diye bağırırdım. Yıllar sonra ilk defa yine öyle bağırdım. “Tamam benimki bitti; ben feneri tutayım sen geç”. Ortalama her saat başı bazen çıkan bir sesten, bazense nedensiz uyanıyoruz. Kuzenim: “Şuradan bir ışık geliyor” diyerek çadırın pencere tarafını gösterdi. Lan! Hakikaten bir ışık geliyor. O ne lan zifiri karanlıkta? Çadırın penceresini açıp da onun ay olduğunu öğrenene kadar bolca teori ürettik. En çok korkutan şeyse çıkan sesler. Özellikle de çadıra sürtünme sesi. Birinin olur da uyurken ayağı çadıra deyse, herkes irkilerek “O NE LAN! Hasss…NEYDİ O?! En son sabaha doğru yine saat başı uyanmalardan birinin sonuna gelmiş ve tekrar uykuya dönüyoruz; solumda babam yatıyor; ben uykuya dalmak üzereyim; rüya falan görüyorum yavaştan. Babamın bir anda yüksek sesle: ” S…ktir lan!” diyerek çadıra vurmasıyla korkudan benim sol omzuma kramp girdi. Büyük kuzenim nefes nefese kaldı; ayı saldırdı sanmış. En sonunda öğrendik ki babam, çadırın dışından kafasına bir şeyin dokunduğunu hissetmiş(tahminen köpek). O yüzden şamarı yapıştırmış. O birkaç saniye altımıza s…çtık resmen.

2. GÜN

Sabah mecburen yine menemen yaptık. Henüz buraya gelmeden Bim’den konserve barbunya pilaki almıştık; onları da gömdük. “Bir restorana gidelim de karnımızı adam gibi doyuralım; sonra gezeriz.” Gibi bir kafa yapısına sahip değiliz. Neredeyse şu televizyondaki adam gibi çekirge mekirge bulsak yiyeceğiz. (Bear Grylls abimize selamlar buradan)
Öğleye doğru gece yağan yağmurun bıraktığı serinlik gitmişti. Benim gibi çok üşüyen biri için bu çok iyi oldu; zira gölde ciddi ciddi üşüyordum. Ama ne yazık ki havanın ısınması bile beni göle sokmaya yetmedi. Lakin buraya kadar gelmişken göle girmeden veya eğlenceli vakit geçirmeden de ayrılmak istemiyordum. Şişme yataklardan birini suya sokmak ve üstünde türlü salak hareketler yapmak için babamı ikna ettim. İzin verdikten sonra yatağı kaptığım gibi suya attım. Hafif rüzgar olduğundan yatak beni sağımızda kalan ve “Maldivler” denen kısma sürüklüyordu. Yatağın bir köşesine geçip kulaç atarak az da olsa nereye gideceğimi kontrol edebiliyordum.Yatakla beraber derinlere doğru ilerledim. Su o kadar berrak ki ilerledikçe gördüğünüz renkler harika. İnanın hiç bu kadar eğlenmemiştim. Öğleden sonra ne yazık ki hava durumu burada daha fazla kalamayacağımızı söylüyordu. Anlayacağınız “Rain is Coming (Again)”.

Tek gecelik tatil bize yetmez. 450 km gelmişim, geri mi döneceğim? Herkes düşündü taşındı; uzun uzun tartıştık. (Bunların hepsi yaklaşık 10 saniye)
Ve sonunda Pamukkale’ye gitme kararı alındı. Ardındansa, madem denize bu kadar yakınız; Marmaris!
Yola çıktığımızda saat 14.30 civarıydı sanırım. Google Maps’den haritayı inceliyordum. Dediğim gibi geç bir vakitte yola çıktığımız için Pamukkale’ye ulaştığımızda çok geç olabilirdi; bu yüzden haritada tamamen rastlantı eseri gördüğüm yeşil alan geceyi geçireceğimiz yer oldu: “Honaz Dağı Milli Parkı”

Honaz Dağına uğrayın, gidin, görün, beğenin. Şimdi paragrafın öğretici, bilgilendirici kısmına geçiyorum; iyi dinleyin:
Işıklandırma, tuvalet, mescit, mangal yeri, çeşme, çocuk parkı (salıncak, kaydırak vb.), üstü kapalı oturaklar, çöp konteynerleri. Kısaca tam bir piknik ve kamp alanı. Yoğun egzoz dumanı olan bir şehirden geliyorsanız, fazla oksijen bünyeyi şaşırtabilir. Karavanlarıyla kalmaya gelenler de vardı, günübirlik piknikçiler de…

Şu bir gerçek ki kimse tekrar çadır kurmak istemiyordu. Bunun birkaç nedeni var. Şöyle sıralayabilirim:
1-Gece Korkusu
2-Araba ağzına kadar, tıklım tıklım dolu olduğundan herhangi bir şey çıkartıldığında her şey yerinden oynuyor ve tekrar düzen yapılması gerekiyor -ki bu çok yorucu. Gelecek satırlarda beni ne kadar yorduğunu öğreneceksiniz.

Yavaş yavaş hava karardı. Bim’den aldığım hazır çorbayı ve Salda Gölüne yakın olan ama şuan ismini hatırlayamadığım köyün bakkalından aldığımız domates, peynir, salatalık; evden gelen biraz reçel ve 2 kiloluk ekmeği yedik.
Uyumak için mescidi gözümüze kestirdik. Çayımızı yudumlarken bir yandan mescidi yan gözle kesiyor bir yandan da hain planlar yapıyorduk. Konuşmalar şu tarzdı:
“Baya geniş; atarız iki yatağı; çadır derdi de yok. Hem gece gece kim gelecek, şuradaki ayyaşların namaza kalkacak hali yok ya? Önce biraz dışarıda vakit geçirelim; herkes uyuduğunda gireriz; kimse anlamaz.”
Saatler yarımı gösteriyordu. Babamın kaş göz işaretiyle operasyon başladı. Bagajdan 2 şişme yatak, 4 yastık, 2 çarşaf ve 3 battaniye çıkarıldı. Niye tıklım tıklım yavaş yavaş anlayacaksınız.

3. Gün

Tahminimce 25-30 metrekare genişliğinde olan bu mescit, tek gecelik evimiz oldu. Sabaha doğru, şafak vaktinden biraz sonra; daha hava yeni aydınlanmaya başlamışken babam: “Yüzüme ıslak bir şey deydi” dedi. Allah Allah? Mescitteyiz; yağmur deme bana. Tavana göz gezdirirken bu kadar sessiz ve görünmez bir şekilde uçabildiğine şaşırdığım yarasayı fark ettik. Babamın yüzüne pislemiş; kuzenimin yastığının sol tarafına bol miktarda s…çmış, üstüne üstlük tavanda bir sinek gibi terbiyesizce dönüyordu. Babamdan gelen ilk emir, askeri bir görev yaparcasına beni heyecanlandırdı: “İndirin şunu!”
Gece üşürsem diye yanıma aldığım hırka ile uçarken önünü kesip onu düşürmeyi hedefliyordum. Birkaç hırka darbesinden sonra yarasayı mescidin bayanlar mevziine düşürdüm. Yanına gittiğimde öldüğünü sandım; yerde yatıyor, kanatlarını toplamış, hiç konuşmuyordu.
Kafasını okşadım; birkaç saniye sonra tekrar havalandı. Bir an mutlu oldum ölmediği için ama sonra babamdan gelen yeni bir emir ile bunu yapmak zorunda bırakıldım.
“Hala indirmedin mi şu LANET YARATIĞI!!!” (Tabi ki böyle demedi, ortama biraz renk katmak için konuşmalarla oynuyor olabilirim, ehehehe)
Son bir darbe daha atacaktım ki, mescidin elektrik hattında bulunan deliğe kaçtı. Böylece kısa Batman maceram da son bulmuş oldu. Bu arada hayvanlara iyi davranmak lazım. Şimdi düşündüğümde bu yapmaya çalıştığım şey ona ciddi zarar verebilirdi. Neyse ki kötü bir şey olmadı.

Babam dün akşam orada bulunan insanlarla biraz sohbet etmiş; Marmaris tarafına gideceğimizi söylemiş. Oradan biri de gidince: “Akyaka-Azmak Nehrine uğrayın, girin, orada bir balık yiyin” diye tavsiye vermiş. Böylece rotamızı Azmak nehrine çevirdik. 150 km’lik yolculuğun sonunda azmak nehrinin kenarında, fiyatı 10 TL olan park yerine arabayı çektik. Kısa bir keşfin ardından mayoları giydik.

Ben, size normal gelen sıcaklıktaki sularda üşüyen biriyim. Ama bu nehir o kadar soğuktu ki 3 kere girmeyi denedim ve her seferinde en fazla 10 saniye kalabildim. Soğuğu canımı yaktı. Sadece ben değil birçok insanın da bu yüzden dalıp dalıp geri çıktığına şahit oldum. Ha kalabilen var mı? Var, mesela büyük kuzenim. Ben baya zayıf biriyim belki de bu yüzden üşüyorum. Kuzenim tam tersi; toplu biri. Belki de bu yüzden uzun süre suda kalabildi. Girildiğinde vücutta şok etkisi yapıyor; o sıcakta iyi geldi. Evet soğuk, insanın içini kımıl kımıl yapan bir his ama kesinlikle tadına bakılmalı. Hele ki güneşten yanınca birebir… Haritada gördüğüm Gökova Orman Kampında geceyi geçirmek için yola çıktık; zaten 2 km uzaklıkta. Ulaştığımızda gördüğüm şey, burada kalamayacağımız idi. Orman kampı değil sanki Suriye mülteci kampı. Bu nasıl bir kalabalık? Her yer dolu; iğne atsan yere düşmüyor; çadırdan orman gözükmüyor.

Öğleden sonra, saat 17.00 gibi Marmaris’e yöneldik. Gördüğünüz gibi sürekli hareket halindeyiz. İnsanı cidden yoruyor. 30 km’lik yolculuğun ardından akşam üzeri Marmaris caddelerinden geçerken; buraları gördükten sonra Ankara ne ki? Cidden ne ya? Neyse konuya dönelim. Hareket devam ediyordu. Kendimize bir kamp alanı arıyorduk. Marmaris’i biraz geçtikten sonra “İçmeler” denen yerde, halk plajının önünde durduk. Bu manzara bize kamp yeri bulmamız gerektiğini unutturdu. Mayoları giydiğimiz gibi suya attık kendimizi. O kadar temizdi ki akşam karanlığında bile dibini görebildim. Yaklaşık bir saat kadar yüzdük.Çok sakindi, neredeyse bizden başka kimse yoktu diyebilirim. Bu karmaşık tatilin en güzel anıydı.

Açız, evet aç. Elit bir yerdi burası. Öyle sıradan bir deniz kenarı değil; insana kendini farklı bir yerde hissettiriyordu. Çevrede Rus ve Yunan karışımı insanlar çoğunluktaydı; çok nadir Türkçe duydum.
Şimdi gözünde şu olayları canlandır:
Plajın dibine park ettiğimiz arabamızdan tüpü, tavayı ve çaydanlığı çıkardım. Bim’den aldığımız et döneri attık tavaya. Yanına biraz domates, biraz da soğan üfff… Ben et döneri sardığım soğanlı domatesli bazlamadan koca bir ısırık alırken sarışın, yabancı uyruklu bir kadınla göz göze geldik. Bana bir bakışı vardı ki… Sulak ortamlarda yaşayın, deniz kestanesi ve yosunla beslenen bir hayvan oldum onun gözünde. Bakışıyla her şeyi anlattı. Bir Türk olduğumuzu ispatladık. Tava gitti; çaydanlık geldi. Denize ve bu cezbedici manzaraya karşı sarhoş olana kadar içtik. İçtiğim o kadar çaydan sonra bendeki tek değişiklik mesane oldu.

Plajda kamp yasakmış; hemen Honaz Dağında yaptığımız gibi bir mescit-cami bulmaya karar verdim. 1,5 km kadar yakında “İçmeler Yeni Cami” adındaki yeri buldum. Gerçekten çok orijinal isim bulmuşlar. Çok düşündükleri kesin. Yani yeni bir cami yapıyorsun üstüne üstlük bu camiyi nerede yaptığının farkına varıyor ve ismini de ona göre seçiyorsun. Vay be; ne farkındalık ama ? Camiye girdiğimizde bizi bir adet horlama karşıladı. Bu adam kim, neden burada yatıyor bilmiyorum ama öyle bir horluyordu ki ilk girdiğimde caminin jeneratörü çalışıyor sandım. Abartmıyorum; bu kadar yüksek sesle horlayan görmedim. İki şişme yatağı attık caminin içine. Herkese yatmasını söyledim zira arabanın bagajıyla baş başa kalmak istiyordum. Dediğim gibi araba ağzına kadar doluydu. Düzenleme yapılmazsa (ki benden başkası da yapamaz) her şey kaybolur. 45 dakika civarı arabayla uğraştım; en sonunda az çok bir düzene soktum. Bitirdiğimde bunu yapmasaydım uyuyamazdım diye düşünecekken anladım ki şu lanet horlama olmasa uyurdum. Birkaç saat sonra mecburen yatakları caminin avlusuna taşıdık. Abartmadığımı anlamışsınızdır umarım.
Şöyle söyleyeyim, yıllardır pek çok tatil yerinde sivrisinekler arasında tanınan biri olduğum için ünlüyüm diyebilirim. Geceyi benimle geçirmeyi severler yani. Resmen tecavüze uğradım. Caminin avlusuna çıkarak onlara kendi ellerimle taze et sundum. Sabah uyandığımda artık ben, eski ben değildim. Değişmiştim. Derim şiş şiş, birkaç saat öncesinden kalan ziyafetin sergisi gibiydi. Bakın ciddi söylüyorum açık deride yer mi kalmadığından nedir biri tişörtün üstünden sokmuş. Petrol kuyusu açmış. Bazısı da zevk için dalmış; kanı çekmemiş, boyuna zehir bırakmış. Anasını mı öldürdüm nedir intikam almış hayvan.

Sabah namazıyla birlikte eve dönüş için yola koyulduk. Dönüşte Pamukkale’ye uğrayacak hal kalmadığından ve Honaz’ı çok sevdiğimizden bir daha girdik ve kahvaltıyı orada yaptık. Gece 00:30 gibi eve ulaştık. B…kum çıkmış bir halde duştan sonra bir uyudum ki ertesi sabah uyandığımda öğlen olmuştu.

Not: Tişörtten sokan! Seni bulacaam olum!

“Güneyden Girin”

Zamanında burada da yazmıştım; şimdi biraz revize ettim.

http://www.deretepe.net/gezi-hikayeleri/ilk-kamp-maceram/

josephspoon

Student at Gazi University
Uzun zamandır hobi olarak yazıyorum. Hobilerinizin işiniz olması dileğiyle...
josephspoon

Latest posts by josephspoon (see all)

Article Categories:
Anı · Deneme · Gallery · Günlük · Macera

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.