Kayıt Ol
Ağu 6, 2014
768 Views
0 0

Kafesler Kapanmadan

Written by

         Bulunduğum nokta dışındaki her yerden bihaber olduğum koskoca bir dünyada, kendi çizdiğim sınırlarda hapsolmuş bir zavallıyım ben. Bilmem, barış nedir, savaş nedir. Dünya kaç bucaktır, bilmem. Nereler deniz, nereler kara, kaç bin asker gömülmüş yüzeceğim sulara, bilmem. Kaç bayrak dikilip yıkılmış evimi kondurdukları toprağa, bilmem. Saniyeler önce açtım gözlerimi bu dünyaya. Sandığım oydu ki, sadece bir insandım ben. Yazmışlardı ki; “Dünyaya hoş geldin!” Sandığım oydu ki, doğarım, büyürüm, yaşarım ve ölürüm. Oysaki ilk çığlığımı attıktan sonra duydum kapanan kafeslerin seslerini. Birbirinin ardı ardına, bir daha açılmamacasına kilitleniyorlardı, anahtarları bile var olmayan o lanet kafesler. Annemin rahmine yaklaştığım her saniye, arkamdan kapanan kafesler artıyordu. Nihayetinde, bir sürü gözün şaşkınlıkla bana baktığı anlarda, ardımdan kapanan kafeslerin, kaderimi belirlediğini her bir bakışın ardındaki beklentilerden sezebiliyordum. Belki de, varolduğumu sadece hissediyordum.
Doğduğum andan itibaren, düştüğüm kafesler zincirinin ilki, cinsiyetimdi. Hayatımdaki kesin ve değişmez ayrımların vazgeçilmez sebebiyeti, bir kadın olarak dünyaya gelmemdi. Kadın oluşum, benim hayata bakışımın temelinde yer alacaktı. Ancak  bundan önemlisi, toplumun, benim bir kadın olarak varoluşumun, bir insan olarak varoluşumun önünde tutacak kadar zalim olduğunu henüz bilmiyor olmamdı.
Diğer kafes, dinimdi. Sahip olduğumuz dine göre değişen farklılıkların azlık ve çokluklarına göre, kimi zaman alçak, kimi zamansa aşılması imkansız yüksek surlarla örülmüş sınırlar koyuyordu hayatımıza. Bir hayattan bir başkasına atlamak imkanı, dinin sana ördüğü surların yükseklikleriyle belirlenebilirdi ancak. Böylece, seçme özgürlüğüm ilk kez alınmıştı elimden. Bu, sadece başlangıçtı. İçerisine düştüğüm aile, aşırı muhafakazar bir Müslüman, kliseye ve prensiplerine fazlaca bağlı bir Katolik veyahut geçmişindeki Alman intikamını içinde taşıyan kindar bir Yahudi ailesi olabilirdi ve bütün hayatım bu ailenin, üzgünüm yanıldım, bu ailenin bağlı olduğu dini mezheplerin bulduğu doğru ve yanlışlara göre çizilecek, atacağım her bir adımın, dinin kurallarına uygun olup olmadığı belirlenecekti. İyi mi, kötü mü, hiçbir fikrim yoktu.
Bir diğer kafes, ırkımdı. Koskocaman olduğu söylenen bu dünyada milyonlarca ırk varmış, kimi yok olmuş, azalmış, kimi bu günlere kadar gelmiş. Birbirine bağlı, birbirine düşman olan pek çok ırk varmış. Geldiğimiz kökene, topluluğa bağlı olarak değişiyormuş bu ırklar. En başında çok masum gelmişti bu “ırk” bana. Ne gibi bir kafes olabilirdi ki bu “ırk”tan ? Ama biliyor musun, teni kahverengi olan insanlar varmış. İnanabiliyor musun ? Güneşte fazla yanmışçasına kahverengi bir deriye sahip olan insanlar, kocaman bir çikolata insanlar topluluğu! Ben beyazım, bembeyaz ellerim, yüzüm, bedenim. Beni kucağına alan kadının da öyle, adamın da.   Ne kadar da ilginç, ama ne kadar da güzeller! Sus, sakın bunu söyledeğimden kimseye bahsetme. Diyorlar ki, bazı aileler bu düşüncemden hoşlanmayabilirlermiş.  Ne demişlerdi, zenci miydi, evet evet zenci. Zencilerle konuşamazmışım. Onları “yok” olarak saymalıymışım. Bir insanı, varoluşu ellerimde olamayan bir insanı, yok olarak saymak kimlere yaraşır bir davranıştı ? O bağlı oldukları dinlerin hangisinde, bir insanı “yok” saymak doğru olarak kabul edilmişti ? Soramazdım, sormamalıymışım da.

 Kafesler, benliğimin ardında saklananlarla sınırlı değilmiş sadece, çok sonradan anladım bunu. Zengin-fakir, güzel-çirkin, soylu-köle, dinsiz-muhafazakar gibi terimler girdi hayatıma. Hayır, ben benim. Ben yine aynı benim. Ama öyle görünmüyormuşum, biliyor musun? Olduğun gibi görmüyormuş insanlar seni. Herkesin birbirinden kar taneleri gibi farklı olduğu bu dünyada, insanlar, milyonlarca insan arasından, yalnızca birbirlerine benzer olanları arıyorlarmış. Ne de komik! Arayışlarının doğru sonuçlara bağlanıp bağlanamadığı meçhul, ama inan bana bu yalnızca küçük düşürücü kısmı. Asıl iğrenç olan, zenginin fakire, güzelin çirkine, soylunun köleye olan tavrıydı. Asıl iğrenç olan, beyazın siyaha ettiği zulümdü. Asıl iğrenç olan, diktatörün köylüye işkencesiydi. Hangi insan yüreği dayanabilirdi sırtlarda inleyen kırbaçlara ? Hangi insan yüreği dayanabilirdi toprağa gömülen diri çocuklara ? Kim hak ederdi, kim hak edebilirdi zulmü, henüz teni bir başka insan mahremiyetine değmeden ? En sert ahlak kurallarına göre yargılanan bir insan bile infazdan alnı ak çıkarken, bu insan kanını toprağa bulamak neden ? Cepleri dolu kesimin ellerinin, fakirin ceplerinde dolaşması neden ? Nedir alınıp, verilemeyen? Yoksa nefesim miydi istenen? Al, istemiyorum, istediğin benliğimi yok etmekti biliyorum. Ama ben var etmedim, değil elimde inan. Veremezdim sana benliğimin sırrını ben bile bilmezken. Ama al, son nefesimi, eğer imkan bırakmayacaksan ben olarak varolmama. Al, senin olsun nefesim, aldığım nefeslerin toplamı, verdirdiğin son nefesim olsun. Belki de bitti mücadele, duydu cihan. Kim bilebilir, kim kime bildirebilir ?

“Dünyaya hoş geldiniz!” demişlerdi, hür dünyamıza hoş geldiniz. Gelip geleceğime pişman ettiğiniz hür dünyanız, sizin olsun. Bombalayıp elde edemediğiniz topraklar, “yok” saysanız da saymasanız da varolan o ırkların topraklarının altında yeşil kağıtlara çevirmeyi beklediğiniz petrolleriniz sizin olsun. Uğruna onca küçük bedeni altına serdiğiniz halılar, sizin olsun. İstemem, her basışımda bin inleyiş işittiğim bir toprağa basmak. İstemem, her aynaya baktığımda yerimde olabilecek her bir bedenin ruhunu hissetmek. İstemem, her bir ekmeğe verdiğim paranın, kim bilir kaç cana bedel olduğunu bilmek. İstemem, boğazımdan geçen her bir lokmanın, kim bilir kaç açın boğazının kıyısından bile geçmediğini görmek. İstemem, böyle bir dünyaya “merhaba” demek.
Bilmiyorum, annem mi işitti yoksa söylediklerimi ? O mu sebebiyetiydi karnında hissettiğim o kulakları sağır eden gürültünün? Söylediklerim incittiyse seni, affet; ancak geri almamı bekleme benden. Bu sebep olduysa, hissetmemi sağladığın acıya, razıyım hissetmeye. Ancak bilirim, korurdun kollardın sen beni, canımı yakabilecek her türlü tehlikeden, kazadan. Peki o zaman neydi şimdi yaşadığım? Hayır hissediyorum, senin de canın yanıyor. Kim yakıyor bizim canımızı ? Şu ana kadarki serzenişlerim, banaydı, sanaydı, bütün dünyayaydı. Ve görüyorum, haksız olmadığımı. Yeniden bir “yok” sayılış, değil mi anne ? Beni yok sayıyorlar, rahminde taşıdığın küçük ruhu, değil mi anne? Karnına saplanan bu kurşunun bir başka açıklaması yok, biliyorum sen de düşünüyorsun. Bedenimde hissettiğim bu küçük kurşun parçasının sebebiyeti sen değilsin, suçlama kendini. Ben istemedim “hoş” gelmek bu dünyaya. Gelmedim bak, kafeslerim kapanmadan dönüyorum yuvama. Biliyorum, yakındır senin de gelişin. Bir aile oluruz belki, aile olamadığımız bu dünyanın ötesinde bir başka yerde. Belki o zaman, yapmak isteyip de yapamadığın bütün açıklamaları yaparsın bana. Anlatırsın gelemediğim bu dünyayı bana, anlatırsın kafeslerimizle alınıp verilemeyenleri. Anlatırsın tenimizin renginin, boynumuzdaki kolyenin nasıl bir kurşuna dönüştüğünü. Anlatırsın, konuştuğumuz dilin, onlar anlayamadığı için doğru bir dil olmayışını. Üzülme, lütfen üzülme, beni eli silah tutanların “şanslı” çocuklarından biri olarak dünyaya getirmediğin için. Artık biz de o ayakların altındaki toprağa karışıp halı olacağız. İşitecekler çığlıklarımızı her bir namlu çekilişinde. İşitecekler, işittireceğiz. Bir başka rahimdeki bebek, gerçekten “hoş gelecek” bu dünyaya. Hoş gelecek;  ancak boş gitmeyecek. Bilecek olanları, acıları, yaşananları. Hissedecek; ancak hissettirmeyecek.

Avatar

Latest posts by burcusevenn (see all)

Article Categories:
Deneme

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.