Soğuk bir Kasım akşamı, gökyüzü griye bulanmış,
Yağmur, toprak kokusunu bastıracak kadar ağır yağmaya başlamıştı.
İnsanın içindeki ateşi söndüren, onu yavaşça kül eden bir yağmur…
Düşününce, kader de öyle değil miydi?
Hepimizin içine dolan bir karanlık,
Bizi kendi acizliğimizle baş başa bırakan bir dizi yenilgi.
Bir zamanlar büyük bir tutkuyla peşine düştüğüm hayaller,
Şimdi ancak solgun anılardan ibaretti.
Öyle ya, insan düşlerini terk edince geriye ne kalırdı?
Ah, fakat unutmamalı, her seferinde bizi tekrar tekrar sınayan o derin utanç…
Her şey, kendi güçsüzlüğümün farkına varmamla başladı.
O sırada içimde bir fırtına kopmuştu sanki;
Öfke, pişmanlık, inkâr…
Her biri zihnimi esir alırken, derin bir kuyuya düştüğümü hissettim.
Bu düşüş, sonu olmayan bir boşluğa çekiliyormuşum gibi hissettiriyordu.
Ne kadar çırpınsam, o kadar derine gömülüyordum.
Zihnimde yankılanan o alaycı sesleri susturmanın bir yolu var mıydı?
Sanmam.
İnsan, kendi içindeki iblisin fısıldadıklarına karşı nasıl kör kalabilir ki?
Kaçınılmaz olanın ağırlığı,
Kalbimi bir çekiç gibi dövüyordu.
Gerçek, her zaman can yakardı;
Ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim,
Peşimizi bırakmayan bir gölge gibi üstümüzde sallanırdı.
Ve ben, gecenin karanlığında, yalnız bir ruh gibi, sessizliğe mahkûm kaldım.
Ama o sessizlikte dahi bir parça umut,
Bir damla pişmanlık, bir kırıntı huzur arıyordum.