Ve durdu boş bir durakta şöför, indi camlar; kucak dolusu bir Papatya.
Yayıldı kokusu, kelebekler uçuştu.
O zaman sıralandı dizeler,
Yaşanması gereken her şey yaşanmış gibi;
“Ve Kelebek Gibiydi Hayat;
Ömrü Gibi Kısa Kanatları Gibi Renkli…”
Bir gün.
Belki de hayatımız bir gün ama biz öylesine uzun istiyoruz ki kendi küçük birimlerimiz ile kendimizi yıllara alıştırdık.
Günler ile oyalandık, haftalar ile dolandık, aylar ile dans ettik, mevsimler ile kandırıldık.
Ve belki de biz bir bütünün küçük parçalarına ayrılmış tek bir nefes aldık.
Başladığı an biten ama koca bir ömürü içine sığdıran.
Belki de tam doğduk. Sadece kendimiz. Ama öylesine şımarık yaratılmıştık ki yakıştırmadık.
Bir yarımız var diye tutturduk, küçük bir kızın bir bebeği alacağım diye tutturması gibi.
Ağladık, hıçkırıklarımız duvarlara çarptı, özlemimiz etten duvarlar arasında asılı kaldı, ‘seni seviyorum’ larımız bir fısıltıya dönüştü.
Kalbimiz parçalandı,ufalandı, yeniden birleştirdik.
Hepsi bir yarım içindi.
Peki bir bütün isek biz ve bir yarım bize fazlaysa?
Hiç düşünmedik, öylesine bencilceydi ki bu!
Kör olduk görmedik, sağır olduk duymadık, dilsiz kaldık söylemedik.
Kaybolduk, kaybettik benliğimizi aramadık.
Pişmanlığı sildik, ufaladık.
Yok ettik. Varlığını umursamadık. Yerine bir vicdan koyduk, ismini iç ses yaptık biz yönettik.
Oysa öyle miydi pişmanlık?
Bizim düşüncelerimizin esiri miydi, bizim düşüncelerimizin hissi miydi?
Gerçekten nasıldı bu?
Nasıl düşünmeliydik?
Şimdi yapığımız gibi mi yoksa benim dediğim gibi mi?
Büyük bir paranoyaklık değil miydi bu? Hangisinin doğru olduğunu kestiremediğimiz bir doğru değil miydi bu?
Ellerim, ellerim titriyor. Hangi satırda sıranın sana, bana ve hiçbir zaman olmayan bize geleceğini kestirebilmiş değilim.
Sıralamam doğru mu bilmem ama önce insanlar olmalı.
Önce onlara uyduğumuzu gözümüze sokmalı.
Üzgünüm.
Koca bir hiçliğim ortasında ruhum parçalara ayrılıp, küllerim azgın rüzgarlar ile savrulmadan kurabileceğim sayılı cümlelerim var.
Ama küçük bir his ile ulaşmak istiyorum sana. Cümle kalabalıklığını at, ay ışığı gibi ruhumu yansıtan sen, üzgünüm.
Gözyaşlarımın yanaklarımı ıslatmasını seviyorum, ağlamayı seviyorum. Acı ile bütünleşmeyi. Kendi dünyamda kendi yağmurumu yağdırıp, kendi dünyamı yıkmayı ve hiç bıkmadan yeniden kurmayı seviyorum.
Papatyaları da seviyorum.
Dalında güzel olan, ama geçici bir heves uğruna koparıldığında kokan papatyalarıda. Ölüm’ün En Güzeli diyorlar papatyalar için, sırf zevkim uğruna ölmek mi güzel olan? Yoksa ölmene sebebiyet veren o muhteşem koku mu?
Hadi ama en uzun kısalıktaki vedam bu!
Ağlamanı istiyorum. Çünkü belki böyle birbirimize karışıp yok olabiliriz.
Bizi yok edip sen ve ben kalabiliriz.
Ben o iflah olmazlardanım.
Aşkın kendisine aşık olanlardan. Aşkı nereye yakıştırırsa orada yaşayanlardan işte.
Belki, belki daha farklı olsaydık, sen ve ben gerçek bir biz olabilirdik.
Gülümse.
Ve yaşa!
Çünkü aşk boş bir durakta beklemek gibi.
Issız…
Şöförün aniden frene basması gibi.
Beklenmedik…
Yağmura koşmak gibi.
Huzur verici, sonunda olacaklara rağmen…
Kitaplar arasında kalmak gibi.
Sonsuz bir hazzın kelimelere dökülmesi…
Bir müziğe kapılmak gibi.
Somutça, büyülemek…
Biraz da papatyalar gibi.
Toprakta ilk filizlenip, biraz güneş ışığı ile şımarmak. Sırf bahar geliyor diye, süslenip beyaz elbiseni giymek. Ve sırf, sonunda o muhteşemlik var diye tüm o beyazlığını öne çıkaran yeşillikten kopmak.
Sonra mı?
İflah olmaz bir koku.
Etrafını sarmalamış anılar. Geçmişten ve gelecekten!
Koku ile sarhoşluk biraz da mayışmak.
Ve en sonunda suratındaki acı gülümseme.
Sonra yavaş yavaş sararıp solan, yıpranan beyazlığın.
Ama yine de güzel.
Zaten güzel olacak ya.
Sırf sonunda kış var diye sen kaçar mısın yazdan?
Kaçar mısın yazın güzelliğinden, yazın papatyasından!
Pekala!
Sona geldik işte.
Kuru bir kelimenin ardına sığdırdığım duygularımı bırakıyorum.
Papatya gibi kalın!
Elveda!
1 comment
Uzun seneler sonra “okurum” diye kaydettiğim sayfaya sıra gelmesi ve sayfada seni bulmam.
Aynı dediğin gibi;
Yaşanması gereken her şey yaşanmış gibi;
“Ve Kelebek Gibiydi Hayat;
Ömrü Gibi Kısa Kanatları Gibi Renkli…”