Şub 1, 2016
972 Views
0 0

Masalın Birinde 1’in Masalını Anlatmışlar

Written by

Size bir masal anlatacağım. Korkmayın sakın! Eleştiri oklarım sadağında. Gerili olan yayımda sadece düşünce ve muhabbet oku bulunmakta. Nasihatim yok, öğüdüm yok; nasılım, nedenim yok. Çıkarımı da dilerseniz siz yapacaksınız. Anlayacağınız nasibiniz kadar nasipleneceksiniz masalımdan. Öncelikle şunu bilin ki benim masalım Ezop’unkilere benzemez. La Fontaine’ninkilere hiç benzemez. Yani benim masalımda kır faresi kent faresini ziyaret etmez, yaban domuzu aslana diklenmez, güvercin karıncaya yardım etmez, leylek tilkiyle yemek yemez. Benim masalımda karanlık bugünlerden aydınlık yarınlara ulaşılmak için ödenen bedellerden bahsedilir. Bir ülkenin dünya üzerinde duruşunu değiştirmek için çabalayanların kendi duruşlarını nasıl değiştirdiğinden veya iktidarı siyasetten süzerek ideolojik bir kalıba sokmayı uygun görenlerin en sonunda siyasi olmalarının kaçınılmazlığından bahsedilir. Bütün masallarda olduğu gibi benim masalımda da devrim kanla yazılır. Masallarda din, dil, ırk ayrımı yapılmaz ve mekân farkı gözetilmezmiş. Yoksa anlattığımız şey masal olmazmış. Aramızda kalsın ama ben bunların hepsini yapacağım ve anlattığım şeye de masal diyeceğim.

Ben sizi tanımıyorum ama ismimi söylediğimde bana yabancılık çekmeyeceksiniz. Çünkü benim ismimde, duyduğunuzda kolay kolay unutamayacağınız bir tanıdıklık, bir aşinalık var. Kimilerine göre ben Gepetto’yum ve anlatacaklarımsa en az Pinokyo kadar canlı ama bir o kadar da sahte. Kimilerine göre ben Cervantes’im ve anlatacaklarım bir kahramanlık öyküsü. Peki ya madalyonun öteki yüzü? Ya feda edilen onlarca Don Kişot? Görebildik mi? Kimilerine göreyse ben Nazım Hikmet’im ve anlattıklarım duygusal ve bir o kadar da şiirsel. 1+1=1 değil, 1+1+1=1 olmaya çalışıp da bu 1 olduruş davasında kaç tane 1’in birer birer masaldan silindiğini ben dâhil kimsenin bilmeyecek olmasını fazlaca şiirsel bulan bu bozuk zihniyetin masalsı devrim aşkını hiç kınayabildik mi? Kınamak şöyle dursun, yadırgamak bir insanlık meselesiydi. Yadırgayabildik mi? Onların devrime dair bu fikirlerini azıcık da olsa törpüleyebildik mi? Alazlayabildik mi? Ucundan bir yerlerden tutuşsa yeterdi. Tutuşturabildik mi? Her neyse… Kalemime azıcık eleştiri bulaştığından şüpheliyim ve sözümde duramamaktan endişe ediyorum. O yüzden ben vakit kaybetmeden masalıma geçeyim. Dilerseniz siz de içerisine azıcık lirikalite de eklenmiş epik bir şiirle bana destek olabilirsiniz (Duygusallık önemli sonuçta abi.).

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim Sierra Maestra’nın eteklerindeyim. Natal matal martaval. İşte size çok bilindik bir masal. Soğuk savaş rüzgârlarının durulduğu yıllarda, Küba adlı bir diyarda bir diktatör yaşarmış. Diktatörün adı ise Fulgencio Batista imiş. Eskiden askermiş sonra ise bir darbe yapmış ve başkan olmuş. Başkan olunca çok para kazanmış ve zamanla çok zalim biri olup çıkmış. Diyarda hiç kimse durumdan memnun değilmiş ancak itiraz da edemiyorlarmış. Başkan çok zalim olduğu için korkuyorlarmış.

Günün birinde Başkan’a dur demek isteyen Fidel Castro ve Raul Castro adında iki kardeş yüz kişi ile Başkan’ın sahip olduğu Moncada Kışlası’na saldırmışlar ve yüz kişinin çoğu ölmüş. Kimse adlarını bile umursamamış ve tarihten silinip gitmişler. Hiç yaşamamışlar gibi… Bu iki kardeş ise önce hapse atılmış daha sonra Meksika adlı bir diyara sürgün edilmişler. Sürgün edilen kardeşler burada Che Guevara adında bir arkadaş edinmişler ve ona düşüncelerini aktarmışlar. Che de “Ben de sizinleyim.” diyerek bu iki kardeşe destek vermiş. Bu üç arkadaş kafa kafaya verip Batista’yı alt etmek için plan yapmışlar ve yüzlerce adam toplayıp Küba’ya doğru yola çıkmışlar. Ancak bazı şeyler yolunda gitmemiş, planları bozulmuş ve bu üç arkadaşın bir sürü adamı ölmüş. Onlara adam denmiş. Çünkü bu yolda akıttıkları kan kimsenin umurunda değilmiş. Çünkü devrimler bunu gerektirirmiş. Çünkü onlar sadece “Bugün öğlen saatlerinde Rus uçakları Suriye’de bir anaokulu daha vurdu: 20 ölü 18 yaralı veya İsrail askerleri, kendilerine taş ve sopalarla saldıran Filistinli gruba ateş açtı: 8 ölü 11 yaralı.” tarzında haber istatistiğinden başka bir şey değilmiş. Onlar bir devrimin artığıymış.

Planları bozulan bu üç arkadaş ve kalan birkaç adam çareyi Sierra Maestra dağlarında saklanmakta bulmuş. Kötü kalpli Batista ise bu üç arkadaşı öldürmek için dağa insanlı hava araçları gönderip durmuş (O dönemde bu araçlara uçak deniyormuş.). Bombardıman uçaklarıyla zafere ulaşamayan Batista, dağa askeri birliklerini göndermeye başlamış ancak Batista’nın birlikleri gerilla taktiğiyle savaşan bu adamlarla bir türlü baş edememişler.

En sonunda bu zalim başkan da pes etmiş ve başkan olmaktan vazgeçmiş. Bunun üzerine Küba’ya gelen Che Guevara ve Castro Kardeşler Sosyalist bir devlet kurmuşlar ama bu yolda can veren adamların esamesi okunmamış.

Velhasıl-ı kelam gökten üç elma düşmüş. Bir tanesi, devrimci kafalara inat asıl devrimin zihinlerdeki tabuları devirmek anlamına geldiğini tüm herkese anlatmaya çalışan ve tasarladığı devrim niteliğinde arabaya da bu ismi veren Erbakan Hoca’nın mübarek avucuna; bir tanesi, devrimi sözlük manasına indirgeyip Polyanna emsali bir safiyetle devrim için yanıp tutuşan devrimci gafil kafaların tümüne ve bir tanesi de bizim Isaac’in kafasına düşmüş. Hadi bakalım. Payınıza ne düştüyse afiyet olsun.

Article Categories:
Deneme

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.