Kayıt Ol
May 14, 2017
658 Views
0 0

İki Kitap!

Written by

Elimde gözlerimin içine bakarken gülümseyen, iki güzel kitap! Biri “Sevme Sanatı” öteki “Sahip Olmak ya da Olmak”!
Nerede ne zaman okuduğumu şimdi hatırlamıyorum. Bir bilge; okumayı “kitabın yazarı ile sohbet, (hikâye, roman, ya da macera ) içerik her neyse kahramanlarıyla tanışma ve bütünleşme: yer ve mekân içinde yaşama” diye tanımlamıştı.
Önüme ne zaman yeni bir eser düşse, bu tanım gelir aklıma ve elimdeki kitabın içinde, içeriğinde kaybolur giderim.

Şaka bir yana, birkaç gündür; Erich Fromm’la çok keyifli koyu bir muhabbete daldık.
Ne konuştuk, kimi ya da kimleri çekiştirdiğimizden çok söz etmeyeceğim. Arya bazen Alâeddin’in sihirli lambasından ki Cin girecek. Sohbete renk katacak.
Mesela aklıma “Nedir sevgi” diye bir soru takıldı. Sonra “ sevmenin de sanatı mı olurmuş” diye kendi kendime sesli düşündüm.
Sen misin düşünen?
Alâeddin’in sihirli lambasından önce bir duman yükseldi, sonra alt dudağı yerde, üst dudağı gökte koca bir Cin peydahlanıverdi.
Kocaman ellerini omzuma attı; gözlerimin içine bakarak “ sevmek vermektir almak değil” dedi. Cin’in heybetli duruşunu görünce korkmuştum. Omzuma koyduğu elin şefkatini hissedince, ses tonundaki yumuşaklığını duyunca korkum geçti.
Sen de nereden çıktın diyecekken dudaklarımdan, iyi güzel de “sevmeden sanat olur mu”“ diye soruverdim.
Sanki düşüncemi okuyordu, soruyu bekliyormuş gibi, sevmekten daha büyük sanatta mı varmış diye; sorumu soruyla cevaplayıp, ufaktan dalgasını da geçti.
Hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Bir köşede Cin, başköşede Erich; bundan daha keyifli / heyecanlı ne olabilir?

Mesela, “sahip olmakla” “olmak” arasındaki ince çizgiyi bu güne kadar, kaç insan düşünmüş, aradaki farkı; inceliği görmüştür diyorum: Cin önce gülümsüyor, sonra tahmin edilenden çok daha az diye cevap veriyor.
Yalnız Türkiye için sormadım diyorum, cevap değişmiyor, o zaman yüzde seviyesi çok daha düşük çıkar diye kendinden emin konuşuyor.
Hangi konumda değerlendirirsek değerlendirelim, karşımıza çıkacak cevap pozitif olmayacak mı diyorum, başını hayır anlamında sağa sola sallıyor.
Vazgeçtim Cin’e soru sormaktan.
Ukalalık ediyor çokbilmiş!
Döndüm başköşede oturan Erich’e!
Üstadım, sevgi olmasa ne olurdu dedim: Fromm , “Sevgi olmazsa, insanlık bir gün bile yaşamazdı” dedi.
Sihirli lambanın Cin’inden sonra gülümseme sırası bana gelmişti. Gözlerinden gözlerimi ayırmadan gülümsedim.
Ve üstadım, siz dünya dışında; başka bir gezegende mi yaşıyorsunuz diye sordum.
Tipik bir Alman mimikleriyle başını salladı ve “Nein-Neyin-Nein” diye tepki verdi. Fırsat bu fırsattı taşı gediğine koydum.
Üstünde yaşadığımız dünyada her gün yüz binlerce insan sahip olmak için bir birini boğazlıyor. Deyim yerindeyse yeyip bitiriyor.
Büyük orta doğu projesine imza atanlar, acımadan insanları yok ediyor. Çoluk çocuk/ kadın kız- yaşı genç demeden insanlar ölüyor.
Yalnız bizim bölgemizde kan oluk oluk akıyor. Akan kan su değirmenine çevrilse, emin olun değirmeni döndürecek. Siz buna yaşamak mı diyorsunuz dedim.
Tespitleriniz de yerden göğe kadar haklısınız dedi! Yalnız gözden kaçırdığınız bir şey var. İnsanlık sevmeyi sanat edinirse; sevgi ön plana çıkarsa altını çizdiğiniz kötülükler biter diyorum.
Ayrıca sahip olmak yerine, olmayı hedeflerse insanlar birbirini yok etmek için sebebi olmayacak iddiasın ortaya koyuyorum diye ilave etti.
Aslında Erich Fromm’un söyledikleri baştan sona doğru. Yazdıklarına da denecek bir şey yok! Lakin sahip olma hırsını yok etmek için, bir mucize gerekli.
Bilim adamlarına çok ama pek çok iş düşüyor. Biran önce dünyanın sırları çözmeli, insanlara olmak fiili ezberletilmeli.
Belki o zaman, “Sevme Sanatı” sahne alır; oynanan oyun gişe rekorları kırar ve dünyada akan kan kökten kurur.

Kavlak Necati

Güneşin doğuşu, Can Kuş'u nun Dünya'ya kanat çırpması ise,
Gün batımı da, açan güllerin solan yaprakları olmalı.
Her gün yeniden doğan, her gün yeniden ölen bir bedenin,
kafesinde çırpınıp durmak zor.
Doğduğum yöre de, taşlar topraktan daha çok.
dağında gökyüzüne, Çam ağacı yerine, Ardıç ağaçları uzanır.
Gövdesi ne tomruk olur, ne de kereste.
Kiriş diye uzatamasın onu duvarın üstüne.
Yanarken saman alevi gibidir, köz bırakmaz geride.
Büyürken fidanı su istemez.
Kışın yağan kar, ve Nisan yağmuru yeter yaşamasına. İğne yapraklarının arasında olur gılikleri.(meyve)
Önce yeşil, sonra siyah.
Acıdır tadı.
İlaç olmaz hiç bir yaraya.
İşte ben böyle bir kıraç toprağın üzerinde yeşermiş,
kökü kayaların altına uzana ağaç gibiyim.
Siz çınar da diyebilirsiniz, koyu gölgesi olan, Meşe'de. Kayın,gürgen zaten hiç olmaz bizim dağımızda.
Dereler kışın akar, yazın kurur.
Avşar'ın soylu kızları suyu kuyudan çeker kovayla.
Kulaçla ölçülür kuyunun derinliği.
Al yazmalı, beyaz tülbentli kızlar, aynayla haberleşir, yavuklusuyla.
Hala öylemi bilmem.
Ben gideli gurbet ele, değişmiştir belki, gelenek ve de töre. Belki orada da geziyordur, genç kızlar sevgilisiyle el ele.
Kim bilir?
Ben buyum işte.
Diğer kimlik bilgilerim kayıtlı nüfus kütüğümde.
İlim ilçem hepsi var.
Bence esas ben, bu satırlarda saklı.
Çözün çözebilirseniz,bu bir bilmece.....
Kavlak Necati

Latest posts by Kavlak Necati (see all)

Article Categories:
Deneme

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.