1. bölüm
isimsiz lady
unutulmuş bir ikinci el hırka gibi hissediyorum. bir at arabasındayım. thames nehri’nin yanından geçiyoruz. keşke bir balık olsaydım… çok güzel parlıyorlar, ısıl ısıl ışıldıyorlar. suyu tenimde hissetmek, atlamak, yüzmek istiyorum. ama ben onlar gibi değildim. ben suların altında ne nefes alabiliyorum ne de yüzebiliyorum. ama yüzen balıkları, kuşları, hatta insanları bile izlemek keyifliydi.
balıkları izlerken gözlerim kapanıyor, uykum geliyor. etraf artık bir boşluk…
babamın sesi geldi:
“uyan kızım, geldik.”
gözlerimi açtım.
arabadan uyku sersemi bir halde indik. tozlu taş zemine basar basmaz araba arkasına bakmadan kaçıp gitti.
londra sokakları bomboştu. hiç kimse yoktu. bir hiçlik çukurundaydık.
yıllar önce olan kara veba’nın etkisi hâlâ vardı. ama yine de etrafta cesetler kol gezmiyor, ruhlar havada uçuşmuyordu.
neden hiç kimse yok?
neden tezgâhlar açıkta?
yanımda bir tek babam vardı. kiliseden yeni çıkmış, tezgâhlarda savrulan bir papaz vardı. siyah cübbesi ile kudretin ta kendisi gibi duruyordu. kestane renginde saçları ve solgun, hastalıklı bir yüzü vardı.
diğer sokaktan ise veba gözcüleri kol geziyordu. her zamanki gibi siyahlar içinde, bir karga gibi duruyorlardı.
arkamızdan, atın üstünde, üzüm şarabı renginde pelerini olan, timsah derisi kıyafetiyle tam bir cadı avcısı gibi duran biri ana caddeye doğru geliyordu.
kral james’e göre, vebanın tamamen yok olması için tüm cadıların ölmesi gerekiyormuş. tanrı bizi bu yüzden azap çektiriyormuş. hadi oradan! tanrı, sırf bir kadın büyü yaptı diye hiç kimseye ceza vermez.
gökte uçuşan görünmez yaratıklar da bunun kanıtı… biliyorum, elizabeth döneminde daha çocuktum ama kral james’e göre onun bin kat daha iyi bir hükümdar olduğunu biliyorum.
bunları düşünürken ağlamak istedim ama sokağın ortasında ağlayamazdım. şimdi ise aklıma cadı diye yakılan annem geliyor. beni doğurduğu gün, söylenenlere göre ıkınması, gök gürültüsünü bile bastırıyormuş. rüzgârların hiddetlendiği, yalnız…
yıldırımların insanların üzerine yağmur gibi yağdığı bir geceymiş.
o gece, beni doğurtan ebem elizabeth… ah, ne bilge bir kadındı! ne güçlü, ne de güzel… anadolu’dan londra’ya kadar gelen efsanelerdeki sibyl’ler kadar bilgeydi.
ah, ne kadındı! o kadar güçlü, kuvvetliydi ki duruşu sanki bir yunan tanrısından farksızdı.
ah, şu fecre doğru sabahı getiren gözlerini hiç unutamam. daha çok minik bir kız çocuğuyken onun gözlerine bakamazdım. sadece ben değil, hiç kimse bakamazdı. sanki onda mazlumların mazlumu medusa’nın gözleri gibi taşa dönüştürme gücü vardı. onun gözlerine bakanın taşa dönüşeceği rivayet edilirdi.
ama dudaklarındaki tutku, kin, şehvet… bu tutkudan gelen şiirler, bu kinden gelen bağrışmalar, şehvetten gelen bal dil… bunların hepsi gözlerini unuttururdu.
ama bunların yanında, daha en önemli kısmına gelmedik. en önemli yeri saçlarıydı. kırmızı, kıpkırmızıydı. ellerimize bulaşmış öfke, kin, nefretin kırmızısı… kan kırmızısı o saçlar… yüzünden cadılıkla suçlanmış bir kadındı. ah, o suçlamadan kurtulamamış ve en sonunda ebedi huzuruna kavuşmuştu.
o an…
tekrar o anda hissediyorum. o an, tekrar oradaydım. kendimi, has taştan yapılmış sıcak duvarın arasında buldum. önümde bir incil vardı. peder henry, mihrabın üstünden yavaşça süzüldü, ince adımlarla indi.
Önümde yerde duran incil’i damarlı eliyle kavradı, yukarı doğru doğrulttu. bulutların arasından kıvrılıp duran güneş… o…
Parlayan güneşin girdiği pencereye doğru…
“bunu kim yere attı?”
Kilisede sessizlik öyle derindi ki; karanlık bir mağaradaki ıssızlık gibi, kör yarasaların havada kanat çırpması gibi, dağdaki tekinsiz bir kulübenin boşluğu gibi…
Babam hans, ben, yanımızda kıvrılmış, omzuma kafasını yaslamış yaşlı bir adam ve etrafta koşup duran, oyun oynayan 5 yaşlarında; soylu kadar güzel, saf teni olan yaşlı adamın torunu vardı.
henry hepimizi derin bakışlarla süzdü ve mihrabın yanındaki tabureye oturdu.
“Artık ne tanrı, ne isa’ya, ne de incil’e saygıları kaldı.” diyerek mırıldandı.
Daha 20 yaşlarındaydı ve o kadar da yakışıklıydı; ama vücudu 60 yaşlarındaki bir adam kadar hastaydı.
Ayağa kalktı. kambur bir duruşu vardı. çanı çalmak için çamurlu, pasaklı, yırtık, eski çizmeleri ile yürümekte zorlanıyordu. Ama yürümek zorundaydı.
Elleri ise tir tir titriyordu.
Yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. en sonunda, kuleye çıktığını çanın çalması ile anladık ki vakit gelmişti.
Kapalı kapı, dört erkek yardımıyla ağır bir şekilde aralandı.
İlk gözüken kişi, keskin yüz hatlarıyla Simon Smithan’dı.
o içeri adım attığında, güneş…
kayboldu, yerini bir geceye bıraktı.
1601 — 4 gece önce
kendimi kasabadaki minik evimizde, yatak odasının kapısında, simon ile elizabeth’in bir şeyler fısıldaştığını görür halde buldum.
simon, elizabeth’e kısık, ürpertici bir sesle:
“bu son gecemiz, bundan sonra bir daha görüşmememiz gerekiyor,” demişti.
elizabeth de bir şeyler demişti ama duyamıyordum.
ah, nasıl duyamadım?
ne konuşuyorlarsa bilmem gerekiyor…
ama o kadar kısık ki!
nasıl durabilirim, nasıl katlanabilirim bu sessizlik çukuruna?
“tanrı sana yol göstersin…”
bu ses de neydi?
yoksa sadece kafamda dönen bir oyun mu?
elizabeth ve simon sarıldı. tam o anda, yanımda duran metal kovaya ayağım çarptı.
bir anlık panikle ne yapacağımı bilemedim.
simon’un ayak seslerini duyabiliyordum; sesler git gide daha da büyüyor, kulağımda çınlıyordu. bin bir gece masallarındaki devlerin ayaklarının çıkarabileceği bir sesti bu.
sadece yankılanıyor, çınlıyor… tekrar ve tekrar…
kendimi kilisede buldum.
1601
simon smithan gözlerini bana çevirdi. derin bir bakışla süzdü.
aklıma şu geldi bir anda: simon, elizabeth’in mahkemeye çıkacağını biliyordu.
ama bilmiyor da olabilirdi.
ancak biliyor olmalıydı… yoksa niye böyle bir şey söylesin ki?
ikinci gelen ise sevimli yüz hatları ile narin bir güzelliğe sahip olan ellen taylor’du. terzinin kızıydı. küçükken onunla çok fazla oyun oynadık ama şimdi çok fazla acı, kin var.
ama her onu gördüğümde, eski eğlenceli anılarımız geliyor.
ah, o günler…
1597
sanki beni kendine çekiyor, iç içe geçiyorum. güneş, gökyüzünde yuvarlak bir daire. etrafından çıkan ışık kristalleri nell ile yüzümüze yansıyor.
gökyüzündeki beyaz bulutların neye benzediğini anlamaya çalışıyor, birbirimize söylüyorduk.
onları köpeğe, tavşana, fareye, bir insana, hatta elizabeth’in kızdığı zamanki yüzüne bile benzetiyorduk. gerçekten çok benziyordu.
biz böyle eğlenirken, birdenbire ellen’in babası bulunduğumuz tepeye fırladı. geldiğini ilk önce gölgesinin büyüklüğü ile anlamıştık.
koş… kocaman bir dev, oyunumuzu, eğlencemizi bozmaya gelmişti.
aniden bana bağırmaya başladı. neden bana kızdığını, bağırırken söylediği herhangi bir kelimeyi, bir sözcüğü, bir cümleyi anlayamıyordum. sadece seslerin içinde kayboluyordum.
ama bana yardıma gelen bir yoldaşım vardı. o, gökyüzündeki güneşti.
birden elmasa döndü, etrafından sarımsı bir mızrak çıktı. zamanı delip geçti, beni tekrar kiliseye getirdi. o günden beri nell ile görüşmüyoruz.
1601
insanlar hızlı adımlarla ilerliyorlardı.
en son giren kişi ise annemin — söylenene göre — en yakın arkadaşıydı.
tabii ki ona ihanet eden…
kadar.
şimdi tüm kadınların düşmanı: ruby clarke.
odaya ilk adım attığı anda yer birden sallandı, gürledi. yağmur… tavanda bir delik… sinirli bakışları, etrafımdaki herkes —ben dahil— korkuyla karşılandı.
üstündeki beyaz şal çamur içindeydi, kirlenmişti, ıslaktı. dışarıda yağmur yağıyordu. şalını alıp henry’nin arkasında duran rahibelere fırlatıverdi.
bir rahibenin ağzına hiç yakışmayan sözcükler söyledi.
henry ise onu azarladı, bağırdı, çağırdı:
“senin ağzına bu sözcükler hiç mi hiç yakışmıyor, rahibe! çık git! seni uzun bir süre görmeyelim, yoksa seni aforoz ederiz!”
henry ağlıyordu. gözlerinden yaşlar akmaya başladı. neden ağladığını hiç kimse anlayamıyordu. etraftaki insanlar birbirleriyle fısıldaşıyordu.
henry eline bir sopa aldı.
“tanrı’nın huzurunda çağırıyorum! o cadı neden hâlâ gelmedi?” dedi.
bunu söylerken artık ağlamıyordu. bırakmıştı.
birdenbire herkes henry’yi unutup, yeni gelecek olan kişiyi beklemeye başladı.
sırf bir erkeğin tüm kadınları cezalandırmak, onlara acı çektirmek için yazdığı koskocaman, altı yüz sayfa civarı bir kitap yüzünden suçlanıyorlardı…
kitap o kadar popülerdi ki artık halk incillerini çöpe atıp, cadıları nasıl cezalandıracaklarını okuyorlardı.
herkes yerini aldı; sanki bir okul sırasındaki öğrenciler gibiydiler. arada bir fısıldaşıyor, sonra yine ders dinlemeye çalışıyor, ama derin hayallerin içine giriyorlardı.
rüzgâr öyle sert çarptı ki… bunun bir fırtınadan gelebilecek sıradan bir rüzgârdan daha fazlası olduğunu, tanrı’nın bir cezası olduğunu düşünmüştük hepimiz.
sulardaki yaşlı adam hariç.
rüzgâr kapıları kapatmıştı. açmak için dört tane güçlü, kuvvetli, kaslı erkek gerekiyordu. sanki bir cadı gelmiş de bu kiliseye bir daha hiçbir cadı cezalandırılmasın diye bir büyü yapmıştı; ama o büyülerin etkisi yavaşça yok olmaya başlamıştı.
gönüllü erkekler: kasabanın demircisi simon smithan… kasabanın en zengini harry fairfax… thomas white (kasabadaki tek siyah tenli delikanlıdır. söylenenlere göre annesi, babasını siyah bir fransız adamla aldatmıştı).
bu söylenti şöyle çıkmıştı: beyaz baba, beyaz anne, siyah oğul. bu yüzden sürekli kötücül bakışlara maruz kalıyordu.
ama kendisi o bakışlardan bile daha kötüydü. tıpkı hades gibi.
tavandan yavaşça süzülerek yerçekimine karşı koymaya çalışan yağmur damlası alnıma düştü.
aklıma thomas’ın alnıma tükürdüğü gün geldi.
birden, gökyüzündeki gri bulutlar kaynaşmaya başladı; aralarında dolaşmaya başladım. beyaz, parlak güneşi bulmaya çalışıyordum.
bu buluşma beni blackwood meydanı’ndaki o güne götürdü.
1596
artık kilisede değildim. hava bulutluydu. pembe, yeşil, gri bulutlar güneşi gizliyordu.
“bugün güneşi görmeyeceksiniz, kasabamızın delisi edward… faniler.” dedi.
soyadı yoktu. burada büyümüştü, sokaklarda. bir ailesi yoktu; kimse onu evlat edinmemişti. büyük ihtimalle bir çingenenin çocuğuydu. onu bırakıp gitmişlerdi. işte bu yüzden soyadı yoktu.
sakin, düşüncesiz, vurdumduymaz adımlarla önümden thomas geçiyordu.
“hey thomas, benimle oyun oynar mısın?”
alnıma tükürdü.
“başımdan git, ucube!” dedi, bana bağırarak.
en yüksek sesimle tiz bir çığlık attım.
öyle bir ses çıkarmıştım ki tüm komşular etrafa toplanmıştı.
ilk gelen amelia fairfax’tı. elini çenesine koyarak şöyle dedi:
“çocuk, bu ne ses? thomas, bu çocuğa ne dedin de bu tiz sesiyle tüm evleri inletti? Londra’daki harry bile senin sesini duymuştur, çocuk.”
‘londra’ kelimesi bana bir hançer gibi saplandı. babamdan kaçıp londra’ya, kraliçenin cenazesine gittiğim güne götürdü.