Kayıt Ol
Eyl 23, 2017
819 Views
0 0

Sanatın Uğuru

Written by

Gün plandaki zaman farkının yarattığı ivmeyle başlıyor. Plan dışına çıkmanın verdiği adrenalin insanı harekete geçiriyor. Gürültülerine lanetler okuduğumuz kentsel dönüşümler bir anda bizim için avantaj yaratıyor.

 

Bir yandan arkadaşımın kursunun erken bitmesinin verdiği hazla afallıyoruz. Sahne bir anda ikiye bölünüyor. Bir tarafta mide boşluğunu bütün lokmalarla dolduran ben, diğer tarafta koşmaktan ciğerleri şişen arkadaş. Diş fırçasına macunu sıktığım anda bir terslik seziyorum. Sıkılan macun inci gibi parıl parıl parlıyor. Anlıyorum ki parlayan macun değil de traş kremiymiş. Sahnenin diğer yarısındaki arkadaşım 15:45 vapuruna yetişmiş, denizdeki vapur devinimini seyrediyor. Bense Taksim dolmuşuna son binen yolcu olma zaferini yaşıyorum; ki son binen yolcuya ayrılmayan, eciş bücüş, süklüm püklüm, iki büklüm olmayı gerektiren, kuş yuvası kadarcık yerde yola koyuluyorum. Beşiktaş’a dalga tümsekçiklerini yararak yol almakta alan arkadaş benden bir hayli önde gibi görünüyor. Taksim’de indiğimde, bir solukta meydanı geçerek kendimi otobüs durağına hızlı adımlarla ilerlerken buluyorum. Yetişemediğim otobüsün ardı sıra gelen araç beni inatla Beşiktaş’ın sahil değil de kara kısımındaki durakta bırakıyor. İneceğim durağa yaklaşırken gördüğüm, arkadaşla sözleşmiş olduğumuz durakta bekleyen Sarıyer otobüsünü görüyorum. Ve tabana kuvvet

bir solukta ışıkları geçip kendimi durağa atıyorum. Ama arkadaşımı durakta bulamayınca paniğe kapılıyorum. Zihnimden yüzlerce fikir geçerken telefonum çalıyor, arayan kardeşim. Saniyelerle savaş verdiğim bu süreçte aramayı sonlandırıyor, arkadaşı durağın yanında gölgede beklerken buluyorum. Bir çırpıda kendimizi otobüse atıyoruz. ”Günün Uğur’una oturacak yer bulup trafiksiz bir biçimde Sakıp Sabancı Müzesi’ne varıyoruz. Bir anda kendimizi İstanbul’un hengâmesinden soyutlanmış, yemyeşil bir örtüde buluyoruz. Sol yanımızdaki yapay, şelalenin milyonda biri denecek su birikintisinin o dinlendirici, şırıldayan sesi bizi alıp başka diyarlara götürüyor. Hafif bayırı yürümeye başladığımızda ise sağlı sollu dikilmiş olan yeşilden şemsiyeler, güneşin o kavurucu sıcaklığını dinginleştiriyor. Sergide yer alan ve gerçeğinden pek de ayırt edilemeyen yengeçler yazın etkilerini anımsatıyor. Binanın iç cephesinde tavandan tabana uzanmış camı yatay ve düşeyde olmak üzere dikdörtgenlere ayıran çelik levhaların gerisinde bize şemsiyeler açan ağaçları izliyoruz. Boydan boya pencereleri olan ve yemyeşil doğayı izleyecek bir evim olsun hayalimi bir nebze olsun tattırıyor bu bina.

Sergi bittikten sonra gitmeye hazırlanırken bir başka gizem aralanıyor. Camekanlı, yeşil seyri sefalı bir merdivenden bir üst katta müze kısmında buluyoruz kendimizi. Modern bir sergiden çıkıp bir anda işlemeli avizeleri göz kamaştıran, oymalı korkuluklu merdivenleri dokunma isteği uyandıran, manzarası büyüleyen bir saray yavrusundayız. Güzelce bezenmiş balkon kapısından görülen manzara ise ”ah keşke burada yaşasam” hayallerine kaptırtıyor. Binayı terk edip balkondan izlenen manzaraya çıktığımızda İstanbul’un boğaz manzarasını sarılı, beyazlı, kırmızılı noktalarla aydınlatılmış buluyoruz, gün yerini çivit mavisine bıraktığı anlarda. Laciverdi hareketli bir zeminin üzerinde, pencerelerinden safran sarısı ışıkların saçıldığı İstanbul’un simgesi o eski tip vapurları izlemek dinginleştiriyor insanı.

 

Karanlıkta artık sadece saplarının görünür olduğu yeşil şemsiyelere doğru yollanırken arkadaşımın eline, bir anlığına, uğur böceği konuyor. Bugünün uğuruna istinaden bir gönderme yapıyor ve biz de bu uğurda bir dilek tutup uçuruyoruz onu sonsuz mavilikteki göklere.

Avatar

Latest posts by Oğuz Uzdil (see all)

Article Tags:
· · · · · · · · · · · · · · · · · · · · · · · ·
Article Categories:
Deneme

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.