Kayıt Ol
Haz 22, 2019
202 Views
0 0

SİLEWRO_ETKİSİ

Written by

Giriş

Evren, galaxy ve uzay bilemeyeceğimiz kadar büyük ve gizemlerle dolu. Ama  bu kadar büyük olan bir uzayda nasıl olur da “insan” yalnız olduğunu düşünüp kendini yüceltebilir?, garip. Oysa insanlar tarihin başlangıcından beri hep dış uzaydan bir çok gezegenden varlıklarca ziyaret edilmişlerdir. Tabi ki ne amaçla geldikleri veya ne kadar süre kaldıkları, hatta hala burada aramızda yaşamadıkları tam bir muammadır. Ne kadarı doğru bilinmez ama bazı insanlar uzaylılar tarafından kaçırıldıklarını bile iddia etmişlerdir.  İşte bu hikayede tam olarak böyle bir kaçırılma söz konusu olacaktır, fakat bu hikayede geri döndürülme yoktur veya rastgele inceleme amaçlı alınmış bir denek değildir. Her şey hatalı bir yaradılış sebebi ile başlamıştır. Yedi koruyucu SAMİLA, MAHE, JÜSA, SAİ, KALAKU, KİSA ve aralarında en yaşlı ve kudretli olan ARMA, uzayın çok uzak bir çok noktalarındaki farklı farklı güneşlerin zamanını doldurup yok olmadan önce, ateşle kaplı gezegenin merkezinde doğmayı bekleyen varlıklardı, sadece tekrardan güneşe dönüştüklerinde, ki bunun için 50 milyar yıl geçmesi gerekmektedir ortadan kaybolurlar. Yedi koruyucudan biri ancak yeni bir koruyucu ortaya çıktığında yani bir güneş yok olduğunda zamanını doldurup tekrar güneşe dönüşür ve yeniden doğana dek güneş olarak bulunduğu bölgede belli zamanlarla etrafına gezegenler toplar ve o gezegenlere hayat ışınları gönderir ve bu belli bir döngüde devam edip gider.

Koruyucular sonsuz uzayda gezegenleri dolaşıp yaşama uygun gezegenlere hayat tohumları atar ve o tohumları kendi başlarına bıraktıktan sonra uzun zaman aralıklardan sonra her bir yarattıkları yaşam formlarının aralarına onların kılıklarına girerek onlarla birlikte yaşayıp gözlemledikten ve her birinden farklı farklı bilgiler eklerler ve sonrada sessizce diğerine geçerler. Tabi ki canları nasıl isterse kendilerine öyle roller kurarlardı…  Bu bazen gezegende çok küçük ve dikkat çekmeyen bir yaratık veya gezegende hakim olan tür oluyordu. Gözlemlemek, yarattıkları kolonileşmiş varlıkların kendilerini nasıl ilerlemeye yönelik geliştirip nelere yöneldikleri veya nasıl beslendikleri, bulundukları ortama nasıl uyum sağladıkları gibi bir çok şeyi sürekli olarak gözlemlemek onlara büyük bir zevk veriyordu. Fakat yarattıkları hayatlara onları yaratmak dışında başka her hangi bir müdahale etmiyor hiçbir şekilde onlarla yakın temasa geçmiyorlardı. Bu koruyucuların kendi aralarında verdikleri ortak ve en katı kurallarıydı. Gezegenler zaman içerisinde gelişti ve geliştikçe içinde barınan yaşam formları da aynı hızla gelişmeye uyum sağlıyordu…

Bu cahil ve vahşi yaratıklardan, üreten ve birleşmeyi öğrenen topluluklara, kolonilerden krallıklara ve sonunda yeni yeni çağlara ulaşıp şehirleşmelere dönüşüyor ve tabi ki yaşayan her yaratığın üstünlük sevdası bunları takip ederken tartışmalara, tartışmaları kavgalara, kavgaları ise savaşlara çeviriyor ve sonunda yıkım, vahşet ve ölümlere sebep veriyordu. Yani savaşlar sadece dünyada değil, içinde yaşam barındıran her gezegende baş gösteriyordu ne yazık ki! Elbette çoğu gezegen yaşamları bazılarına göre çok daha yavaş ilerliyor ve gelişiyordu, bunun sebebi bazen aralarındaki yaradılış zaman farkı, bazen ise bazı yaşam formlarının diğerlerine göre beyin kapasiteleri daha hızlı güçlenmesinden kaynaklanıyordu…

Gama galaxysi ‘’Şahikan’’ gezegeni, henüz taş devrini yaşarken, İskalakisal galaxy’si ‘’Haşar’’ gezegeni ileri düzey teknoloji devrine adımlar atmaktaydı mesela.

Ama.

Bir gezegen var ki, aralarında en çok koruyucuların dikkatini çeken HAMTAT gezegeni idi. Hamtat gezegeni Fuha galaxysi güneşine en yakın gezegendir. İçindeki yaratıklar son derece akıllı  ve büyük bir hızla daha fazla akıllanmaya gelişmeye ve bu yönleriyle koruyucuların iştahlarını kabartan özellikleri ile gözdeleri idi. Aslında ilk başlarda bu iyiydi, Hamtat gezegeni varlıkları hem teknolojide zirvelere gidiyor hem de doğalarıyla iç içe yaşayan bir toplumdu.  Türlerine KASAALA deniyordu. Kasaala halkı aslında çok sevecen, masum görünümlü, barış yanlısı bir ırk olarak gözlemlenmiş ve kayıtlara geçmişti. Vücut boyları ortalama 2 metre, beyaz derili insan türüne benzerliği yüksek ama vücutları kılsız, pürüzsüz, güçlü beden kaslarına sahip, cinsiyetlerine göre başında ve çene altlarında boynuzları olan, çok uzun sürmeyen zaman içinde aşırı zekileşen ve bir o kadar kudretli, güçlü bir canlı türüdür. Tamamıyla savaşlardan ve anlaşmazlıklardan arınmış, kendilerini geçimsizliklerden ve egoizmden soyutlamış bir halktı. Fakat! “Her kötülüğün içinden bir iyilik olduğu gibi her iyiliğin içinden de kötülük doğar!” Ve bu kötülük tüm evrene zalimliği ve vahşeti ile öyle bir korku ve yıkım salacaktır ki önce kendi gezegenini daha sonrada bir çok gezegenin yok olmasına yol açacaktır.

KALU! şüphesiz KASAALA türünün yüz karası olarak yüz yıllar boyu hatırlanacaktır!

Kalu, türünün tersine daha koyu renklerde doğmuş ve vücudundaki boynuz sayısı diğerlerine göre çok daha fazlaydı. Ten rengi siyahla kırmızının koyu bir karışımından oluşmuş başında anlının iki yanından öne doğru dimdik ve pütürlü uzanan kalınca boynuzlarının yanı sıra çenesinin ön kısmında da aynı şekilde iki boynuz birbirine bitişik bir şekilde kendisine dönük bir şekilde uzanıyordu. kalu’nun bu şekli KASAARA türünün tarihinde daha önce bir kez daha görülmüş ve döneminin bilgeleri tarafından ruhunun kötülükle dolu olduğu öne sürülmesi sonucu o ”varlık” gözetim altında büyütülüp kalabalık toplumdan çok uzak merkezlerde aşırı sıkı ve güvenlikli bir çok tesiste normal çocuklardan onu ayıran bir şeyler var mı varsa nedir bu fark ve sonuçları ne olabilir gibi sorulara cevaplar bulmaya çalışmışlardır.  Küçük çocuk kötülüğün tohumunun ta kendisi olduğunu kanıtlarcasına yıllar geçtikçe büyümüş ve güçlenmişti. Gücünün sınırına ulaştığında ise çok uzun yıllar süren bir felaketler oluşturmuş ve sonunda bir anda ortadan kaybolmuştur. Yani o dönemde bu yaratığı alt edebilmek için gezegenin varlıkları milyonlarca kayıp versede bu çabalar hiçbir seferinde sonuç bulmamıştır ve kötülük dış dünyadan kendi iradesiyle kendini geri çekmiş ve tam bir milyon yıl boyunca izine rastlanmamıştır. Bu kötülüğün adı ‘AHAD’ ismi verilmişti.

Kalu’nun doğumu ailesince herkesten saklanmıştır ve topluluklardan çok uzaklarda büyütülmek üzere gezegenin gözlerden ırak sessiz ve sakin noktasına götürülmüştür. Kalu’nun ailesi onu normal bir çocuk gibi görerek içindeki kötülüğe inanmamış, onu ellerinden geldiğince şevkat ile büyütüp ona her şeyi öğretmişlerdir. Yıllar geçtikçe Kalu Kasaala halkının büyük gelişmiş şehirlerindeki okullarda okuyan çocuklardan neredeyse farksız bir eğitim almıştır ve zekası ailesini her zaman şaşırtmıştır. Fakat tuhaf olan bir şey vardı… Kalu ‘fiziki’ tarif olarak AHAD’la bire bir aynı olsa da kötülükten zerre belirti vermiyor tam aksine umut vaad ediyordu. Annesi ‘Şuha’ ve babası ‘Si’ emeklerinin karşılığını alıyor ve oğullarından gurur duyuyorlardı. Kalu diğer hiçbir Kasaala türünden farklı davranmıyor, sakin, eğlenceli hatta bazen çok duygusal biri oluyordu ve bu iyiydi. aradan yıllar geçmiş kalu olgunluğuna ulaşmış tam bir birey olmuştur. Çok olgun ve düşünceli davranışlar sergiliyor ve ne kadar da teknolojide üst düzey yaşantıları olsa da, daha çok köy vari ortamlarında artık ailesine hiç bir iş yaptırmıyor ve her şeye kendisi yorulmaksızın koşturuyordu. Kalu fiziksel olarak zamanla inanılmaz bir seviyeye ulaşmış fakat agresiflikten yakından uzaktan alakası olmadığı gibi hayvanlara karşı bile aşırı hassas ve sevecendi, öyle ki Kasaala türünden kendisini ayıran tek şey artık sadece görünüşü olmuştu. Kasaala halkı bizim yıllarımıza göre hesaplayacak olursak ortalama yaşama süreleri 160 ile 220 yıl idi. Kalu’nun anne babası geçen yıllar içinde oğullarının iyiye yönelik gelişiminden memnun bir şekilde onun topluma kabullendirmeye yönelik düşünceler içine girmiş ve sonunda koloni konseyine bir mesaj göndererek Kalu’dan bahsetmeye kesin olarak karar vermişlerdi. Kalu türünün onunla ilgili korkusu ve endişesi konusunda ailesince bilgilendirilmiş, olabilecek tepkilere karşın hazırlıklı olması için en uygun olan dille uyarılmış ve onayı alınmıştı. çok geçmeden ‘Sİ’ mesajına cevap almıştır. Konsey Sİ’nin gönderdiği mesajı dikkate almış, uygun ortamda buluşma teklifinde bulunmuştu. Fakat bir şartları vardı… Alınacak hiç bir güvenlik önlemini tehdit olarak  algılamayacak, Kalu’nun zararsız olduğunu görene kadar gözetim altına alınmasına izin verilecekti. Kalu elbette mesajdan haberdardı ve şartı kabul etti. ‘Si’ ve ‘Şuha’ durumun ciddiyetinin farkındaydı, fakat denemek zorunda olduklarını hissediyorlardı. Buna pişman olacaklarını düşünmeye bile cesaretleri yoktu.

Si: ne düşünüyorsun şuha? Sence yanlış yapıyor olabilir miyiz? ‘Diye mırıldanır karısına Si, birlikte önünde durdukları lazer pencereden, dışarıda ellerini açmış güçlü bedeniyle göğsünü gererek gözleri kapalı gökyüzüne doğru rüzgarın sesini dinleyen oğulları Kaluya bakarken gururla.

Şuha: Si, vazgeçmek için henüz geç değil! ‘Yalvarırcasına bakarak yüzüne kocasının cevap verir.’

Si: Hayır artık çok geç, onun varlığını artık biliyorlar. Biz şimdi vazgeçsek bile peşine düşecekler ve onu bulana kadar durmayacaklar Çok üzgünüm!

Şuha : Bilemiyorum Si, bilemiyorum. ‘

Başını eğerek üst kata çıkmaya yönelir hazırlık yapmak üzer Şuha. Zira neyle karşılaşacaklarını az çok tahmin ediyordu.

Buluşma ertesi gün, gün ortasında ve şehirden çok uzakta olan AHİALAS adlı aktif yanardağın eteğinde olacak. Si ailesini şehirden kaçarken kullandıkları hava aracına bindirip AHİALAS’a doğru yola çıkarlar. Buluşma noktasına doğru seyir halinde olan geminin pilot koltuğunda gemiyi kullanan “Sİ”, yanar dağ görüş menziline girdiğinde, aniden gemiyi durdurur. Büyük bir korkuyla eli ayağı titremekte olan Si, yavaşça oturduğu yerde başını dümene doğru eyer, derin bir nefes, çok derin bir nefes aldıktan sonra nefesi boşaltırken başını hafifçe dümenin koluna vurur. Sonra aniden başını geri kaldırır ve ailesine döner.

Si : Şuha tatlım, Kalu oğlum.. eğer isterseniz hemen şimdi geri dönebiliriz, peşimize düşseler bile umurumda değil, bizi bulamayacakları bir yer öyle yada şöyle bulurum! Söz veriyorum!

Kalu  kendisini koltuğuna bağlayan emniyet kemerini çözmek için kemerin üzerindeki düğmeye kısa bir süre  bakar ve açmak için düğmeye dokunur. Koltuktan kalkıp babasının yanına iki adım attıktan sonra elini babasının omzuna koyar ve ‘’ Önemli değil baba, onlara AHAD gibi  olmadığımı kanıtlamama izin ver… üstesinden geleceğiz, söz veriyorum.’’ Kalın sesiyle fısıldarcasına konuşur, başını kaldırıp AHİALAS’a doğru derin bir bakış atar ve tekrar babasına yönelerek : “Devam etmeliyiz.!” Dedikten sonra tekrar yerine geçer ve kemerini bağladıktan sonra babasıyla göz göze geldiğinde tekrar onaylarcasına hafifçe başını aşağı yukarı oynatarak işaret eder…

Si oğlunun sözleriyle birazcık heyecanla karışık korkusu hafifleyerek ellerini dümene koyar ve dümen kollarını birbirlerine doğru bastırarak ilerlemeye devam eder. Birkaç dakika geçmeden yanar dağa yaklaşırken karşısına çıkan manzaraya şok olan ‘Sİ’ şaşkınlıkla dolu yüzüyle…

Si : Olamaz!!! Tüm orduyu getirmişler, tüm silahları… bilemiyorum.

Derken gemiyi yavaşlatmaya başlar ki, gemisine bağlantı talebi uyarısı gelir, Si tekrar ailesine göz ucuyla baktıktan sonra bağlantı onay komutunu verir.

Şuha ve Si korku ile karışık heyecandan doğaları gereği oğullarının aksine kısacık olan boynuzlarının ucu alev renginde parlamaya başlar… Derken… aniden sakin ve temiz bir ses gelir telsizden…: Dikkat! Lütfen hava aracınızı iyice yavaşlatın ve ani manevra yapmadan size işaret edilen iniş alanına sakin bir şekilde inişinizi yapın.

Si telsize cevap verir : Konsey üyeleri ordu getireceğinden bahsetmemişti.? Savaşçılar neden burada ?!

Telsizdeki ses : Kiminle konuşuyorum? Lütfen kendinizi tanıtın.!

Si : Adım Si! Savaşçı!

‘’ Si adını söylerken şaşırtıcı bir şekilde sert bir uslub kullanmayı terci etti’’

Savaşçı bi süre durakladıktan sonra şaşkın bir sesle cevap verir :

Savaşçı : Si mi ?

Si : evet!! Eminim beni tanıyorsundur asker!

‘’Savaşçı birazcık kekeleyerek gene şaşkın bir sesle’’

Savaşçı : Baş komutan Si! Elbette sizi tanıyorum efendim!

Si : Eski!

 ‘’ kısa cevaplar Si’’

Savaşçı : Efendim burada olmamızın tek nedeni güvenlik amaçlıdır, sizi temin ederim ki size ve ailenize her hangi bir zarar gelmeyecektir.. tabi eğer

‘’ dedikten sonra telsiz bir anlığına sustuğunda Si hemen atılır’’.

Si : Tabi eğer ne ?

Savaşcı : Efendim size söz veriyorum her hangi bir atak olmadığı sürece hiçbir silahımız aktive edilmeyecektir!

Si son bir kez dönüp ailesine bakar ve önüne döndükten sonra talimat edildiği gibi gemiyi iyice yavaşlattıktan sonra ordunun silahları, savaş makineleri ve silahlarıyla gemiye hedef almış askerlerin oluşturduğu daire içerisindeki lazerle oluşturulmuş  dört gen şeklideki işarete doğru ilerler ve sakin bir şekilde inişini tamamlar. Yerde gözleri kamaştıran o lazer ışınlarından oluşan dikdötgen zeminden hareketlenmeler başla… ilk başta sadece dikdörtgenden oluşan ve ortası boş olan alan bir anda tamamı kırmızıya döner ve geninin iniş takımlarına parazitmişçesine bulaşmaya başlar. İniş takımlarını tamamen kapladıktan sonra hareket kesilir. Bu zemin lazeri gemiyi adeta yere çivilemişti ve geminin tüm sistemlerini ele geçirmişti ancak komutan müdahale emri vermeden önce “Sİ” nin tepkisini ölçmek niyetindeydi. Birkaç saniye geçmeden telsizdeki ses : ‘lütfen motorları kapatın ‘ diye konuşur. Si denileni yapar ve kapıların açılması için geminin arkasına doğru yürürken bilgisayara sesli komut verir. Bu esnada Şuha ve Kalu yerlerinden kalkmıştır. Şuha eşinin yanına doğru adımlar ve kapı açılırken ona iyice sokularak mırıldanıp ‘’ Si, korkuyorum.’’ Arkasında duran kendinden emin duruşuyla hayranlık uyandıran oğlu Kalu’ya bakar, sonra tekrar önüne döner ve geminin kapısı son noktasına doğru açılırken kendine çeki düzen verircesine duruşunu ve başını dikleyerek gözlerini dışarda duran savaşçılara diker.

Kapı sonuna kadar açılmıştır ve ortalıkta aktiv olan yanar dağın lavlarının fokurdama seslerinden başka en ufak bir ses yoktu. Yüzlerce savaşçı şaşkınlıkla gemiye doğru bakıyor bir milyon yıldır türünün tek örneği olduğunu düşündükleri yaratığın bir ikincisinin gemiden dışarı çıkmasını bekliyorlardı. Si ve Şuha kapının hemen önüne doğru adımlarlarken, onlara doğru gelen uzun ve parlak beyazlıkta bir elbisede ki konsey üyesini fark eder Si ve Şuha  ona doğru yürürken birkaç adımdan sonra karşılıklı dururlar.

Si : sevgili konsey üyesi buna gerçekten gerek yoktu. Size mesajımda da belirtmiştim oğlumuz kötülük barındırmıyor.

Kaşkl (konsey üyesi) : Si. Onun oğlun olduğunu biliyoruz ve her baba gibi sen de onun için endişe ediyorsun ve bu gayet normal. Seni anlayabiliyorum, fakat risk almayı göze alamayız. Tarihi felaketi sende biliyorsun.

Si başını öne eğer birkaç saniye  düşündükten sonra başını kaldırıp konsey üyesinin gözünün içine bakarak başını ona iyice yaklaştırır ve ‘’bazen kendi sonumuzu kendimiz hazırlarız’’ diye tehdit vari sözleriyle konsey üyesine göz dağı verircesine konuşur ve geri çekilip onun hemen yanına durup yüzünü onlarla birlikte gemiye döner ve beklemeye koyulur…

Sonunda güvertenin kapısından içerideki karanlıktan korkulan Kalu’nun ayak sesleri ardından üsten kaplayan gölgenin arasından adımları görünmeye başlar ve sonra vücudunun yarısına ışık ulaştığında savaşçıların arasında geri adımları ve silahları elleriyle sıkma sesleri yankılanır. Kalu bir anlığına durur ve sonra aniden tamamıyla gölgeden sıyrılarak açığa çıktığında onu görenler bir anlık korkuyla hafifçe irkilir ve ‘’WOW’’ sesi yankılanır ortamda, yanar dağın fokurdayan lavların sesini bastırırcasına… Kalu durduğu geminin güvertesinden kendinden emin bir şekilde etrafını incelercesine bakışlar atarak adım atmaya devam eder. Onun ileri adımları savaşçıların geri adımlarıyla neredeyse aynı hızda gerçekleşiyordu ve sonunda konsey üyesinin önünde ona yaklaşık iki adım kala durduğunda manzara şöyle oldu, yetişkin ve iri bir erkek le ergenlik çağlarında cılız bir çocuk karşı karşıya durmuşlardı. Kalu kalın ve gür sesiyle ‘’ benim adım Kalu, ve ben sandığınız gibi biri değilim, lütfen, benden korkmanıza gerek yok.’’ Sözlerini sarfetti. Konsey üyesi Kaşkl dehşet içinde bu devasa varlığa bakarken boynuzlarının parlamaya başladığını farkeder.

Kaşkl : Boynuzların parlıyor

Kalu : evet! Ben de korktuğum veya heyecanlandığım zaman sizler gibi boynuzlarım parlamaya başlıyor.

KAŞKL : peki şuan hangi hissi yaşadığını sorabilir miyim genç Kasaal?

KALU : sayın konsül… şuanda gerçekten çok heyecanlı olduğumu söyleyebilirim.

KAŞKL : umarım bu iyi dir.

‘Diye konuşur Kaşkl ürkek sesiyle’. Kaşkl başını Si’e çevirerek ona ‘’gerçekten çok üzgünüm ama bunu yapmak zorundayım’’ der ve sözcük tamamlandığında KALUnun sırtına fırlatılan bir bayıltıcı ahtapotumsu yapışkan cansız madde, Ortamdaki sessizliği KALUnun çığlığını takip eden annesi şuhanın çığlık sesleriyle bozulur. KALU’nun sırtındaki bu madde bir anda onun vücudunu hızla sarmaya ve katılaşmaya başlar, bu olurken içeride kalan kısımlarıyla salgıladığı sıvı KALU’nun vücuduyla birleşirken derisinin içine işlemeye başlar ve sonunda tüm vücudu felç olan KALU yavaşça yere düşerek bilincini kaybeder.

Sİ:  ‘’Hayır!! Bana yalan söylediniz!!! Bir KASAALA yalan söylemez veya antlaşmaya ihanet etmez, sayın konsül bana güvenmeniz gerekirdi!!!’’

diye çemkirircesine bağırarak oğluna doğru koşar ve bunu gören bir acemi savaşçı heyecanla elindeki silahı ateşler ve Sİ’nin göğsünde irice bir delik açılmasına sebep olur. Sİ koştuğu yerde bir anda yere yığılır ve sürüklenirken yerde yatan oğluna çarparak durur. Bunu gören anne ŞUHA daha çok kızar, bir anda kısacık boynuzlarının tamamı parlamaya başlar ve aniden havaya sıçrayarak 10-15 metre uzaklıktaki savaşçıya doğru havadan inerken sırtında sakladığı kılıcını kılıfından çıkartır ve inişi tamamlarken savaşçıyı başından aşağıya doğru ortadan ikiye böler. Bu olurken başka bir kaç savaşçı birden ona doğru hedef alırken konsül bağırıyordu ‘’ SAKIN KİMSE ATEŞ ETMESİN!!!’’ ama onun bu dediğini kimse duyamamış 4 savaşçı birden ateş açar ve aralarından biri Şuha’nın karnından isabet alır. İkiye bölünen savaşçının etrafındaki diğerleri birkaç adım uzaklaşmıştır. Şuha birkaç saniye ayakta kalmaya direndikten sonra son gücüyle oğluna doğru döner ve elindeki kılıcı ona doğru fırlatarak Kalunun sırtındaki bayıltıcıya isabet ettirir.  Felç edici kılıcın darbesiyle etkisini kaybederken cam formuna döner ve öylece kalır. KALU güçlükle gözlerini açar ve gözünün önünde yatan babasının irice açılmış gözleriyle karşılaşır, sonra bakışlarını babasının göğsüne götürdüğünde hala kıvılcımlar içinde olan kocaman deliği fark eder! Şok içinde yerden kalkma çabasına girdiğinde vücudunu kaplayan cam formuna dönen madde yavaş yavaş parçalanarak üzerinden dökülür. Yerden diklendiğinde İri ve uzunca boynuzları güçlü bir şekilde parlamaya başlayan KALU annesine sırtı dönük kalkmıştır, gözleri hala babasının cansız bedeninde ve suratı şaşkınlık içindedir. Annesinin ‘’KALU! OĞLUM!’’ sesini duyan KALU önce başını bir anda kaldırır şaşkın suratıyla, sonrasında annesinin yere düşme sesine arkasını dönerken boynuzları alevlenmeye başlar ve yüz ifadesi değişirken, tüm vücudu kasılırken önce gözleri geriye uzanır… başını çevirerek vücudunun tamamı  bunları takip eder. Annesini de yerde gören KALU ona doğru koşmaya başlar, bu olurken savaşçılar kaçışarak Kaluya doğru ateş açmaya başlar… Fakat ona  çok az isabet eden lazer mermiler vardı ve daha şaşırtıcısı olan KALU’nun boynuzundaki ateş tüm vücuduna yayılarak gelen lazerleri etkisiz hale getiriyordu. Olanları dehşet içinde izleyen ve yere dizleri üzerine çökmüş olan konsey üyesi KAŞKL ellerini havaya kaldırmış ve kısık bir sesle söylenir : ‘’ Biz canavarımızı kendimiz yarattık, yüce koruyucular… bize merhamet gösterin.’’  KALU annesini kucağına almak için eğilip yere çöker, onun başını göğsüne yaslar ve ona bakarken ŞUHA son nefesinde ona : ‘’ONLARA MERHAMET ETMELİSİN! Sana öğrettiğimiz şeyleri unutma OĞLUM!’’ Dedikte sonra başı öne doğru düşer. Kalu’nun yüzündeki kızgınlık ifadesi artmaya başlar. Annesini yavaşça yere bırakırken ona doğru gelen lazer mermilerinin sayısı artmaya başlar, fakat vücudunu sarmalayan ateşten kalkanı parlaklığını arttırır ve Kalu’nun kollarını iki yana kaldırıp kükrercesine bağırmasıyla bir anda sonik patlamayla etrafındaki oluşan 50 metre çapındaki alev dalgasıyla menzildeki herkesi savuşturur. Patlama bittiğinde başındaki boynuzları en üst seviyede parlayan Kalu başını konsey üyesinin savrulduğu noktaya doğru çevirir ve ona doğru dönerek koşar adımda iki adım attıktan sonra çok büyük bir sıçramayla Kaşkl’ın tam üzerine onu iki bacağının arasında bırakacak şekilde iner. Nefret ve kinle dolmuş kızgın suratıyla dim dik duruşunda başını tamamen konsüle doğru eğmiş ve bakarken devasa elini onun başına götürür ve onu tek eliyle başından kavrayarak yukarı kaldırır, acıyla kıvranan Kaşkl son derece korkuyla dolup taşan gözleriyle yalvarırcasına ona bakarken Kalu aniden haykırır: ‘’ NEDEN!? ‘’ Korkudan bağırmaya başlayan konsülü etrafında tam bir daire atarak yaklaşık 200 metre uzaklıktaki yanar dağın etrafından fışkıran lavların tam ortasına doğru küçük bir taş gibi fırlatır ve düşüşünü izler. Etraftaki başka herkes kaçışmaya başlamıştır. Kimi koşarak kimileri hava araçlarıyla kimileriyse yer araçlarıyla hızla uzaklaşıyordu dehşet içinde. Kalu etrafındaki kaçışan Kasaala’ları izlerken nefret dolu suratındaki ifade değişirken yere dizlerinin üzerine yığılır ve tüm gücüyle gökyüzüne doğru haykırır. Nefesi bitene kadar sesi neredeyse yüzlerce metre etrafında yankılandı. Sonunda yerden kalktı ve gözüne ilk çarpan yükselmekte olan hava aracı oldu. Bir mermi gibi olduğu noktadan fırlayan KALU 100 metre uzağındaki hava aracına doğru koşarken 25-30 metre mesafeden sıçradı ve pilot camına doğru düşerek, camı parçaladı ve eliyle kaptığı pilotu tutarak dışarı fırlattı. Sonrasında içerdeki diğer askerler ona doğru ateş açmaya başladı. KALU kolunu içeri geri sokarak dümeni yukarı yönlendirdikten sonra araçtan uzaklaşırken dümeni kopararak kurtulmalarını önlemek ister. Kendisi gemiden atladığında yer araçlarının tam ortasına iniş yapar. Bu esnada az önce dümenini kopardığı gemi birkaç yüz metre yükseldikten sonra kontrolsüzce bir manevrayla kalktığı noktanın onlarca metre ileriye doğru çakılarak büyük bir patlamayla yok olur. Patlamanın etkisiyle o yöne doğru kaçmış olan bazı yaya ve araç içinde olan onlarca asker de oracıkta yanar. KALU öfkesiyle hareket gördüğü her noktaya öfkesini kusarak dokunduğu her yere ölüm bırakarak başka hareketlere yönelir. Yaklaşık 25-30 dakika içinde ortalık duruldu ve etrafta sadece cansız bedenler, yanmaktaki gemiler ve araçlar görünüyordu yoğun dumanların arasında. KALU yüzlerce kişilik birlikleri tek başına kısacık bir sürede yok etmişti. KALU yarattığı yıkıma bakarken içindeki üzüntü yavaşça daha büyük bir nefrete dönüşüyordu. Oradan uzaklaşmak istedi, önce etrafına şöyle bir göz gezdirdi yavaşça, annesi ve babasını arıyordu kızgın gözleri ama her biri çok farklı uçlara doğru kendisinin yarattığı patlamayla savrulmuşlardı. Sonunda babası gözünün önüne geldiğinde yüzünde en ufak bir yumuşaklık olmadan göz yaşı akıtarak onun cansız bedenine doğru haykırdı: ‘BUNU ONLAR İSTEDİ BABA!!!’’ ve bir anda inanılmaz bir şiddetle yanar dağın tam ortasına doğru sıçradı ve lavların tam ortasına dalıp ortadan kayboldu. Savaş alanına dönen arazide artık derin bir sessizlik hakimdi. Ta ki enkaz arasından gelen bir kıpırtıya kadar. Zar zor hayata tutunan yaralı bir savaşçı dehşet ve korku içinde gömüldüğü taşıt enkazının arasından güçlükle de olsa sürünerek, düşe kalka sıyrılıp çıkıyor ve yere yığılıp nefes almaya çalışıyor. Uzandığı yerde gözleri gök yüzünü görmeye çabalasa da yanmakta olan ekipmanların yoğun kara dumanı gökyüzünü kapatmış. Son bir gücünü toplayarak yığıldığı yerden kalkmaya çalışan asker ayın zamanda hem düşmana görünmeme çabasında hem de uzaklaşabileceği bir araç arıyor. Sonunda olayların başladığı noktaya yakın bir yerde ilk patlamanın etkisiyle yan dönerek savrulmuş fakat küçük hasarlar almış bir hava aracını fark eder. Hemen ona doğru zorlukla koşarken diğer yandan aldığı derin yaraların etkisiyle kan kaybetmektedir ve bu bilincini ayık tutmasını zorlaştırıyordu. Sonunda yan yatmış raca ulaştığında bir kez daha etrafına bakınır ve aracın kapısına doğru tırmanır. Pilot kabinine ulaşır ve gemiyi çalıştırdıktan sonra hızlı hareketlerle, olan biteni rapor etmek üzere ISLAK şehrine doğru yola koyuldu. Savaşçı zorlu birkaç saatlik uçuştan sonra şehre vardı. Yarı baygın halde gemiyi kullanan savaşçı neredeyse son nefesini verircesine zar zor bilincini açık tutuyordu. Geminin kontrolünü güçlükle elinde tutarken, iniş pistine doğru uçuyor fakat tüm çabasına rağmen gemi çakılırcasına yaklaşıyordu iniş alanına. Onu bu şekilde yaklaşmakta gören iniş pisti görevlileri telaşa düşerek olası başarısız iniş için Alarm verir. Piste yaklaştıkça gücü tükenmekte olan savaşçı bilincini yitirir ve gemi kendi başına uçarken geminin acil durum pilotu devreye girerek kontrolü eline alır, fakat yere çok fazla yaklaştığından iniş kurtarılamamış gemi ön taraftan yere sürtünerek onlarca metre sonra pist kenarında bekleyen diğer araçları ezip geçerek sert bir şekilde inişi tamamlar. Gemi hareket etmeyi kestiğinde pist görevlileri geminin etrafını sararak olası patlamaya karşı önlem almaya başlarken ansızın kapı açılmaya başlar ve yaralı asker kapıdan dışarı doğru yuvarlanır. Onu gören görevliler hızla ona doğru koşarak etrafına toplanır ve o esnada aralarından sıyrılarak askerin başına gecen ilk yardım görevlisi bel kemerinden serum çıkartarak askere enjekte eder. Bu serum, ciddi oranda kan kaybetmiş ve ölmek üzere olan askeri tamamıyla felç ederek bedende kalan tüm enerjiyi beyine yönlendirerek sadece beyninin işlev halinde kalmasını sağlıyor. Felç halinde olan askeri manyetik güçle havada süzülebilen sedyeye yatırarak, vakit kaybetmeden konsey üyelerinin karşısına çıkarmak üzere başka bir araca yüklediler. Konsey toplanmış çoktan askerin getirilmesini bekliyor. Şehrin tam merkezindeki tepede olan devasa konsey binasının kapıları açılır, içeride bekleyen başka iki çok iri ve uzun özel birlik muhafızları üzerlerindeki desensiz ve pürüzsüz, vücutlarını tek bir parça halinde saran göz kamaştırıcı özel gümüş rengini anımsatan zırhlarıyla hayranlık uyandırıyorlardı. Soğuk kanlı ve sert duruşlarıyla sedyenin başında duran iki ilk yardım görevlilerine bakarken sağdaki muhafız bir adım öne gelerek vücudunun başka hiçbir yeri kıpırdamadan başını yanındaki sedyeye ağır bir şekilde göz gezdirir, hiç duraklamadan ve ilk yardım görevlisi ile göz göze gelene kadar buna devam etti. Sonunda göz göze geldiği ilk yardım görevlisine doğru elini göğüs hizasına kadar kaldırarak işaret parmağını ona doğrultu ve ardından elini geri indirdi. Bu hareketi “sadece sen onunla girebilirsin demekti”. Görevli muhafızların eşliğinde 60 metre uzunluğundaki ve “KASAALA” atalarının devasa heykellerinden oluşan koridordan sessiz ve disiplinli adımlarla koridorun götürdüğü tek oda olan konsey salonuna doğru ilerlediler. Az önce ona felç edici serumu enjekte eden tıbbi yardım görevlisi hemen yanında duruyor ve emir bekliyor. Konsey üyeleri yerden 5 metre yüksekte manyetik enerjiyle havada süzülen yarım ay şeklindeki masanın bir tarafında sıralı şekilde oturmaktadır. Masanın etrafında oturan 9 konsülden ortada oturan en yetkilileri olan ‘’JKLOD’’ üzerinde oturduğu havada süzülen koltuğu geriye döndü ve ayağa kalktığında koltuktan yere kadar uzanan lazer merdivenlerden aşağı indi. Askerin olduğu yöne doğru yavaşça yürüdü ve hemen dibinde durarak yanında duran tıp görevlisine bakarak harekete geç der gibi el işareti yaptı. Görevli elinde hazır beklettiği uyandırıcı serumu askerin anlının tam ortasına yavaşça batırdıktan sonra enjekte edip, JKLOD’a yüzünü dönerek hafifçe eğilip doğruldu ve disiplinli adımlarla iki adım geriye çekildi. Birkaç saniye sonra asker bir anda gözlerini açtı ve dehşetle etrafına bakmaya başladı. Nefes alış verişi o kadar hızlıydı ki, masa başındaki diğer konsüller korkuyla aynı dehşeti paylaştı ve dikkatle ona kitlendiler. Gayet sakin bir şekilde ona bakarken burnunun dibine kadar uzandı ve ikisinin gözleri birbirine kitlendiğinde JKLOD fısıldadı : ‘’ Anlat!!’’

Savaşçı : O geri döndü! O geri döndü…! Kaçmalısınız! O çok fazla güçlü! Silahlar ona işlemiyor! Birkaç dakikada birliklerimizin tamamını yok etti!!

JKLOD sözünü keser ve sert  bir şekilde: Sakin ol, nefes almaya devam et ve anlayabileceğimiz şekilde anlat.

JKLOD’un sözlerine cevap olarak asker başını eğdi, nefes alış verişi yavaşlamaya başlıyordu. Başını hiç kaldırmadan yerde kendisine bir nokta belirlemiş ve oraya baka kalarak konuşmaya devam etti asker…

ASKER : İlk başta çok sakindi, kendinden emin ve kararlı bir şekilde gemisinden indiğini gördüm. Ben arka saflardaydım, bu nedenle nasıl başladığını tam olarak göremedim! Ama o, o çok iriydi ve boynuzları bize göre çok daha uzundu ve uçları birbirine doğru uzanıyordu.

JKLOD hafifçe eğilip yüzünü görmeye çalıştı, şaşkın ve korku dolu haliyle. Elleri birbirini sıkıyor titremesini göstermemeye çalışıyordu…

ASKER  devam etti : Ben… ben, bilmiyorum bir şeyler oldu, haykırmalar duyduk. Herkes telaşlanmaya başladı ve sonra birden hareketlilik başladı ve bir lazerin ateşleme sesini duyduğumu hatırlıyorum. Çok korkmuştum. ÇOK KORKUYORUM.

Asker heyecanlanmaya başladı ve kafasını kaldırıp JKLOD a gözleri yerinden çıkacakmışçasına açılmış şekilde bakarak haykırmaya başladı

‘’ NEDEN ÖLMEME İZİN VERMİYORSUNUZ!?’’

JKLOD eliyle askerin kafasını üst kısmından tuttu ona iyice yaklaştı ve :

‘’ lütfen devam et, bize vereceğin bilgiler çok önemli’’ dedi.

ASKER: Efendim, karmaşanın içinden bir isim duyduğumu hatırlıyorum.

‘Gözlerini kapattı birkaç saniye düşündükten sonra  önce fısıldayarak :

‘K… KA.. Hatırlıyorum ama … KALU! Evet! Evet ! duyduğum isim buydu.

JKLOD onun arkasından tekrar etti.

JKLOD : Kalu mu ?

ASKER: EVET! lazer tüfekleri ardı ardına ateş almaya başladı ama ben her hangi bir atak komutu duyduğumu hatırlamıyorum, bir süre sonra ateşlenen lazerlerin kontrolsüz ve yoğunlaştığını duydum, hedef aldıkları noktada devasa bir alev topu oluşmaya başladı, ama ateş kesmediler ve sonra bu alev topu büyük bir şiddetle patladı. Onlarca metre çapındaki alanı etkileyerek hepimizin savrulmasına neden oldu. Bu olduğunda ön saflarda duran 6 birimimiz parçalara bölündü yada olduğu yerde küle döndü. Ben daha sonrasında bilincimi kaybetmiş olmalıyım, çünkü gözlerimi açıp cesetlerin ve enkazların arasından sıyrılıp çıktığımda etrafta nefes alan tek kişi olduğumu fark ettim.

JKLOD : Peki onu tekrar görmedin mi ? Nereye gitti? Ne tarafa yöneldi?

ASKER : Dediğim gibi. Etrefa göz attığımda ben den başka kimsenin kalmadığını farkettim. Yani nereye kaybolduğunu bilmiyorum!

Sözlerinin sonlarına doğru asker başını yukarı kaldırdı ve bir anda kasılmaya başlayarak hırıldayarak son nefesini vermeye başladı. Serumun etkisi sona eriyordu, Tıp görevlisi serum cihazındaki kapsülü hızla değiştirirken ona doğru adımlar atarak aynı şekilde cihazı askerin kafasına dayarken aniden JKLOD onun eline uzanarak tuttu ve hiçbir şey söylemeden bakışlarını ona çeviren tip görevlisine hayır dercesine başını iki yana salladı.

JKLOD: Ona yeterince acı çektirdik, bırakalım da,… Acısı sona ersin.

Şaşkın suratla yavaşça arkasındaki diğer üyelere dönerek onlara duyduğu ismi tekrarladı :

‘KALU’.

Böylece KASAALA halkının yönetici gurubu olan konsey üyeleri acil durum çağrısı yaparak, HAMTAT gezegeni halkını alarma geçirdi. Tüm şehirler içerden ve dışardan mühürleniyor, savaş pozisyonu alınarak, hazırlıklar yapılıyordu. Tüm şehrin etrafını saran devasa metal duvarlar üzerindeki dev silahlar aktif ediliyordu. Gezegen genelinde bunlar olurken aradan iki ay kadar geçti fakat Kaludan hiçbir hareket yoktu. Peki bunun sebebi ne? Neden hiç saldırı olmadı ? Yönetim yetkilileri, ordu mensupları ve sivil halkın korku dolu bekleyişlerinin sonucunda bir soru işaretinin doğmasına yol açtı.

Acaba o gitmiş miydi?

Hayır o hiçbir yere gitmemişti ve fırtına öncesi sessizlik çok yakında bozulacaktı. Ve nihayetinde KALUnun  daldığı yanar dağa kilitlenmiş uydular olaydan tam 74 gün geçmişti ki, bazı hareketler tespit edildi. Uyduların kontrol merkezi KONSÜL’lerin Şehri ISLAK’taydı. Kontrol merkezi tespit edilen hareketlenmeyi görüntülerken konseyle bağlantıya girdi :

KONTROL MERKEZİ : Yüce konsey üyeleri, efendim. Malum dağda uydularımız hareket tespit etti.

Konsey başkanı JKLOD çağrıya cevap verdi:

JKLOD: Görevli! Bizi uydulara bağla!

KONTROL MERKEZİ : Emredersiniz efendim.

Tüm gezegen dikkatini yanar dağa vermişti özellikle İİS şehri. Lavlar köpürmeye başladı. Sanki lavlar durduğu yerde çoğalıyor gibiydi. Yanar dağın ağzından 40 metre alçakta olan lavlar olağan dışı hızla sınıra doğru yükselmeye başladı. İyice yükseldiğinde ve dağın ağzından taşmak üzereyken aniden suyla dolu küvetin gider kapağı kaldırılmışçasına lavlar dibe doğru geri inmeye başladı. Lavlar çekilirken ortasında dairesel kocaman bir alev topu belirdi ve lavlar çekildikçe ateş topu havada asılı kaldı. Lavlar çekilirken ateş topu bir yandan sönüp taşlaşmaya başlarken, yanar dağın içinden dışarıya, göğe doğru yükselmeye başladı. Taşlaşan küre dağdan yaklaşık 300 metre yükseldikten sonra aniden düşüşe başlar. Biraz meyil alarak dağın dışına doğru düştü ve sonunda dağın eteğine çarparak aşağı doğru garip bir şekilde yuvarlanmadan, duruşunu koruyarak sürüklenmeye başladı sanki kontrolsüz bir düşüş değil de, dümeni olan küre şeklinde bir araçmış gibi sürüklenme boyunca önüne çıkan büyük kayaların etraflarından manevra yaparak devam ediyor ve hızı daha da artıyordu. Saatte neredeyse 200 kilometre hızla dağın en dibine kadar sürüklendikten sonra aniden zaman durmuşçasına bir noktada durdu. Bu yükseklikteki hızıyla ani duruşunun etkisiyle devasa bir toz bulutu ve oldukça gürültülü bir ses yankılanması oldu, öyle ki kilometrelerce uzaklıktan duyulmasına yol açarak, duyanların dehşete düşmesine neden oldu. Dağa en yakın şehir olan İİS şehri muhafızları alarm durumuna geçerek metal surlarında nöbet tutan askerlerin yanlarına daha fazla asker gönderip silahlarını aktive etmelerini emrettiler. Sur’un dağa bakan tarafındaki gözlem kulesine çıkan bir muhafız elektronik dürbününü toz bulutunun kalktığı yöne doğru çevirerek toz bulutlarının arasından olan biteni gözlemlemeye koyuldu. Toz bulutunu kaldıran şeyin ne olduğunu ararken, tam da o noktada yavaşça başlayan bir rüzgar gördü. Bu rüzgar bir şeyin etrafında oluşmuş gibi yerden göğe doğru yükselen bir hortuma benzemeye başladı. Rüzgar hızlandıkça etrafta uçuşan ve görüşü engelleyen tozu götürüyordu ve toz bulutu açıldıkça yerde sabit duran simsiyah bir küre gören muhafız gözlerini daha fazla açtı, dürbünün ekranına daha fazla yaklaşarak dikkatini o gördüğü küreye verirken aynı anda elini boynundaki iletişim cihazına götürüp tam düğmeye basacakken kürede çatlaklar oluşmaya başladığını ve çatlakların arasından çok koyu kırmızı bir ışık yükseldiğini fark etti. Bu gördüğü şey karşısında şoke olan muhafızın telsizindeki eli titremeye başladı, çok korkuyordu. Düğmeye bastı ve ağzından sadece tek bir kelime çıktı: ‘’BAŞLIYOR!’’. Küreden yükselen ışık göğe doğru yükseldikçe dev bir lazer ışığına benzer bir etki yaratarak çok uzaklardan görülmesine sebep oldu. Artık gezegenin yarısı o yöne doğru bakıyordu. Şehirlerden alarm sesleri yükselmeye başladı. Öyle ki komşu şehirlerin alarm sesleri birbirine karışmıştı. Gezegen genelinde tam bir kaos hakimdi. Alarm sirenlerinin sesleriyle ürken sivil halk panikle kaçışmaya başladı ve sığınaklara yöneldi. Küreden çıkan ışık aniden yükseldiği gökten emiliyormuş gibi geri kürenin içine yavaşça akarak söndü ve küçük çapta bir manyetik patlamayla küre parçalanıp etrafa saçıldı. Kürenin içinde oluşan sis dağılırken, ateş renginde parıldayan iki adet boynuz ucu görünmeye başlar. Ve sis su misali yere doğru dökülüyormuş gibi süzülürken boynuzların dibi ve sonrasında yavaşça başının gözlerine kadar olan bölümü açığa çıktığında gözlerini bir anda açan yaratık direk dürbünün olduğu noktaya, sanki dürbünün başında duran muhafızın gözlerinin içine bakıyormuş gibi dikilerek öne doğru bir adım attı, sisin arasından sıyrılıp oracıkta durdu. KALU ile bir anda göz göze gelen dürbünün başındaki muhafız bir anlık dehşete düşerken, kendini geri atarak yere düştü. Şok içinde korku dolu hareketlerle kendi kendine sayıklayarak ve sürünerek tekrar ekranın başına geçerken, asker boynundaki telsizin düğmesine tekrar basar diğer eliyle masaya tutunurken:

MUHAFIZ : Tüm birliklerin dikkatine! Eliniz tetikte bekleyin. DUŞMAN GÖRÜLDÜ! Tekrar ediyorum! DUŞMAN GÖRÜLDÜ!

KALU artık çok değişmişti. Boynuzları daha uzun ve daha sivri hale gelmiş, Derisi çok daha koyu bir kırmızıya dönmüş ve vücudunda sürüngen pullarına benzer oluşmalar vardı, özellikle omuzlarında, bileklerinde, sırtının kürek kemikleri bölgelerinde, göğüs genelinde ve bacaklarının üst baldır kısmının ön ve arka taraflarında. Ateşin içinden yeniden doğan KALU evrimini tamamlamış gibiydi ve çıplaktı. Bir anda çok yavaş hareketlerle yere çömeldi. Birkaç saniye o şekilde kaldıktan sonra tek dizi yerde bir şekilde başı öne eğilmiş duruşundan diklenirken son derece kızgın bakışlarını tekrar İİS şehrine yönelten KALU kükremeyle karışık nefes alıp veriyor ve direk olarak ona doğru bakan kilometrelerce uzaklıktaki askere ürkütücü bir gülümseme atar. Bunu fark eden az önce ekran başındaki ve ekrana yapışmışçasına yaklaşmış olan asker bir kez daha şok olur ve ekrandan uzaklaşır. KALU diklendikten sonra kollarını önce öne doğru sonrada geriye savurarak göğsünü gerer ve çok gürültülü bir kükremeyle gökyüzüne doğru şiddetli bir sıçrama yaparak gözden kaybolur. Asker kuleden koşarak çıktı ve bağırmaya başladı :

MUHAFIZ : HAZIR OLUN! HERKEZ TETİKTE OLSUN! GÖRDÜĞÜNÜZ HER ŞEYE ATEŞ EDİN!

Hemen ardından kendisi de safların arasındaki yerini aldıktan sonra beklemeye koyulur. Herkes gökyüzüne doğru bakıyor KALUN’nun nereden saldıracağını kestirmeye çalışıyorlar. Birkaç saniye geçtikten sonra KALU gökyüzünden şehrin ortasında toplanmış ordunun arasına doğru bir meteor edasıyla inerek büyük çapta bir yıkım yarattı. Karşısına gelen her şeye saldırıyor hiç kimseyi es geçmiyordu. O çok hızlı ve çok güçlüydü. Bazı silahlar ona zarar verebiliyor ama öldürmüyordu. Tabiki aldığı bu yaralayıcı darbelerin etkisiyle öfkesi katlanıyordu ve daha acımasız saldırıyor önüne gelen ne varsa parçalara bölüp etrafa savuşturuyordu. O bir tankı parçalamakla uğraşırken, arkasında duran başka bir tankın lazer topu ona doğru nişan alıyordu.

Tank sürücüsü topçuyla konuşuyor : LİLU hedefi karşımda görüyorum!

LİLU (TOPÇU) : Hedef almakta zorlanıyorum.. Aaah!!! Yerinde durmuyor! Çok hızlı… lanet olsun! KİLİTLENDİM!

SÜRÜCÜ : ATEŞ ET! ATEEEEEŞŞŞ!!!

Lazer topunun hedefleme sistemine “HEDEFİ TAKİP ET” komutu veren asker tüm gücüyle tetiğe asılır. Lazer topu verilen komutla artık hedef 100 mt. menzilinde olduğu sürece onu takip edecekti. Lazer topunun attığı uçaksavar etkisindeki lazer mermiler KALU ya isabet ederken dengesini bozarak onu ileri savuruyor, derisi delinmiyor ama ciddi sıyırıklar alıyor ve canını fena yakıyordu. Arka arkaya bu mermi darbelerine maruz kalırken KALU parçalanan başka bir tankın lazer topuna elini uzatır ve uzun namlusunu parçalayarak yerinden söktükten sonra bir mızrak gibi fırlatarak 45 metre ilerisindeki tankın sürücü bölümüne isabet ettirir. Saplanan namlu sürücünün göğsünün sol tarafına denk gelmişti ve içinden geçmişti. Bu esnadan askerin içinden geçen bu namlu sürücü koltuğunun hemen arkasında duran panellerden birine denk gelmiş ve sistemleri bozmuştu. Top hala ateş ediyor ama hedefleme sistemi ağır hasar almıştı. Artık hedefi otomatik takip edemiyordu. KALU gücünü toplayarak arka arkaya kendisini hedef alan mermilerin etkisiyle çakıldığı enkazdan sıyrılmak için son bir hareket yaparak fırladı ve zigzag çizerek tanka doğru koşarken hafif bir sıçramayla topçu kabinin üzerine iniş yaparak hedefleme penceresinin kalın camını parçalayarak elini içeri sokar, askeri boynundan yakalar ve pencerede açtığı  küçük delikten onu çekerek çıkmaya zorlar ve asker parçalar halinde dışarı çıkartılmış olur. Böylece son tankı da parçalayan KALU yorgun ve son derece kızgın bir şekilde gözlerini diğerlerine yönelterek sert bir kükreme atar. Tekrar eğilip kabini parçalar ve lazer topunu yerinden sökerek yerinden kaldırır ve tetiğe basarak önüne gelen herkese ateş açarak kalan son birkaç direnişi de yok eder. Yaklaşık 30 dakika dan az süren çarpışmada birliklerin yüzlerce kaybı oldu. Kalanlar kaçışmaya saklanmaya başladı. Hiç kimse onun karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu. KALU çok fazla zalimdi, sivil veya asker karşısına kim çıksa ezip geçiyordu. Sonunda şehir sessizliğini, yaralıların iniltileri bazen de çığlıkları bozuyordu. KALU şehrin merkezinde, vahşetin ortasında yıkılmış binaların enkaz tepelerinden birinde kendine enkazdan bir taht oluşturmuş ve oturuyor, yarattığı yıkımı izlerken bir an için babasının ona iyilik yönünde verdiği dersler aklına geliyor ama bu onu daha fazla kızdırıyordu. Öylece otururken, boşluğa doğru o vahşet edici gür sesiyle yarı bağırarak konuşmaya başladı:

KALU : “ Bunun olmasını ben istemedim! Siz…! Siz beni bu olmaya zorladınız! Ben barışla gelmiştim, (ve sesi iyice yükseldi bunları söylerken) AMA SİZ BENİM HER ŞEYİMİ, TÜM HAYATIMI ELİMDEN ALDINIZ! Ve ben de size istediğiniz canavarı vereceğim.!

Yıkılmış bina ve ölülerin oluşturduğu tahtında oturmuş başı öne eğik şekilde zaferinin tadını çıkarırken KALU bir ses duydu. Başını yavaşça kaldırıp nefret dolu çatık kaşlı bakışlarıyla sesin geldiği yöne doğru baktığında yıkılmış bina enkazının altından birinin çıkmaya çalıştığını gördü. Tahtından usulca kalktı ve tepecikten o enkazın altından çıkmaya çalışan kişiye doğru yaylanarak yürümeye başladı. Alaycı bir gülümsemeyle ona doğru iyice yaklaştı ve hemen yanında yere çöktü. Öylece onu izlemeye koyuldu, hiç hareket etmiyordu. Enkaz kumları yarıldı ve aradan bir el çıktı hemen sonrasında çıkmaya çalışan kişinin başı göründü. Çıkmak için çırpınan kişi başını enkazdan kurtardıktan sonra şöyle bir etrafına bakmaya çalıştı. Arkasında duran KALU yu henüz fark etmemişti. Acı çekerek etrafına bakarken sonunda hırıltılı bir nefes alıp veren birini duydu ve donup kaldıktan sonra çok yavaşça nefes alıp veren kişiye doğru döndü, sonunda  KALU’yu gördüğünde dehşete düşerek çırpınmaya yalvarmaya başladı.

YARALI : LÜTFEN! Lütfen beni öldürme ben sana bir şey yapmadım. LÜTFEN BANA ZARAR VERME!!!

KALU alaycı gülüşüyle önce ayağa kalktı ve tekrar ona doğru eğilerek onu başından kavradı, sonra onu enkazın içinden çıkartı ve hafifçe kenara doğru savurarak bıraktı. O bir asker. Çarpışma esnasında hafif yaralanmış saklanırken enkazın altında kalmış. Asker yere düşüp KALU ya baka kaldı ve ne yapacağını kestirmeye çalışıyor. Aslında öleceğine emindi, merhamet dilenmeyi bile bırakmıştı.  KALU ona doğru bir adım attı ve ona tepeden bakarak konuştu.

KALU : SEN ! Mevki ve görevin ne ?!

ASKER : Ben bir muhafızım efendim.

Titrek sesiyle cevap verirken başını eğmiş bir eliyle bacağındaki yaradan akan kanı durdurmaya çalışıyor ve acı çekiyordu asker. Ama KALU’ya cevap verirken, onun yüzüne bakmaya cesaret edemiyor, sadece arada gözlerini onun ayaklarına en fazla ellerine kadar yükseltebiliyor ve hemen kaçırıyordu. Efendim kelimesi KALU’nun hoşuna gitmişti. Hırslı bir gülümseme belirdi yüzünde ve ona doğru hafif eğilerek konuşmayı devam ettirdi.

KALU: Bana neden efendim diye itap ettin? Bir kaç dakika önce düşmanındım. Şimdi ne değişti?!

ASKER: Emir aldık! Ben bir askerim efendim emirleri yerine getiririm.

KALU : Demek emirleri yerine getirirsin. Aldığın emir beni öldürmek miydi?

ASKER : Hayır! Diğerlerini senden mümkün olabildiğince korumak!

KALU Askerin bu sözlerine fena kızmıştı. İki adım geriye çekildi ve haykırmaya başladı.

KALU : Benden korumak mı?! Ben size barışla geldim! Siz saldırdınız!!! Ailemi yok ettiniz! Benim böyle olmamı siz istediniz! Siz ve üstleriniz! Ve şimdi sonuçlarına katlanacaksınız. Şimdi Bana karşı savaşmaya mı devam edeceksin, yoksa bana hizmet mi edeceksin?

Diye sordu KALU ve arkasını dönerek gene o enkazdan yarattığı tahtına yönelerek yürümeye başladı. Asker yayıldığı yerden acı çeker halde yavaşça diklenerek kalkmaya çalıştı. Sonunda zar zor da olsa ayağa kalkabildi. KALU tahtına yayılmış ve kendinden emin bakışlarıyla oturuyordu. Asker elini anlına koydu ve sonra o elini avucu yukarıya bakar şekilde KALU ya uzattı ve sonunda eğildi (bu hareket KASAALA halkı arasında teslim olma anlamını taşıyor). KALU hafiften diklendi ve oturduğu yerde dirseklerini dizlerine ellerini de bir birine tutundurarak askere gözlerini iyice dikti ve kendinden emin tavırlarıyla sordu askere zalim KALU :

KALU : Bir adın var mı asker?

Adam şaşkın bir ifadeyle başını kaldırır ve KALU’ya doğru bakarak cevap verir.

ASKER : Adım CAKA efendim!

KALU : CAKA demek… Git CAKA! Git ve sağ kalan herkesi topla ve karşıma getir! Ve onlara de ki :Artık KALU’nun egemenliği başlıyor ve her şey değişecek, ya hizmetimde olsunlar yada hepsi ölsün!

ASKER : Ya gelmek istemezlerse ?

KALU : Gelecekler! ( Bunu söylerken yüzünde nefret dolu ve kükreme ile karışık sesini kullandı KALU)

Asker aldığı emri yerine getirmek için oradan ayrıldı. KALU oturduğu yerden kalktı, boynuzları alev gibi parlamaya başlamıştı. Olduğu yerde sağ bacağını kaldırıp yere büyük bir yankı yaratacak bir adım atarak ellerini geriye ve göğsünü öne iyice gererek muazzam gürültülü bir kükreme yaptı. İİS şehri düşmüş ve artık KALU şehrin sahibi olmuştu. Ancak İİS küçük bir şehirdi ve kendisine karşı koyan birliklerin sayısı 400 kişiyi geçmezdi yani tek başına alt etti ama kendisi de bu çarpışmada İİSli askerlerin silahlarından kısmen zarar görmüştü. Elbette yaraları çabuk iyileşmişti ama bu savaş daha uzun sürseydi her şey biraz daha farklı olabilirdi. Bu demek oluyor ki daha büyük bir şehri dek başına fethetmeyecekti. Bir orduya ve plana ihtiyacı vardı. Kükremesini sadece İİS şehri insanları değil. Kilometrelerce uzaklıktaki diğer şehirlerden de duyuldu. Bunlardan biri de büyük ISLAK şehriydi. İlk fethin ardından günler geçti ve başka hiçbir şehre saldırı olmadı. Konsüller başta olmak üzere tüm şehirlerdeki insanlar meraktan panikliyor ama kimse İİS şehrine birlik göndermeye cesaret edemiyordu. Orada olanları herkes duymuştu ve uydular aracılığıyla KALU’nun acımasızlığını herkes ekranda izlemişti.

[ ISLAK. Akşam saatleri, konsey toplantı salonu ]

Her an bir saldırı olmasını bekleyen diğer her kes gibi yönetici gurup konsey üyeleri de korkularını gizleyemiyordu. Gezegenin hemen dışında uzay istasyonundaki sığınaklarından gezegene dönüp onlar için büyük önem taşıyan konsey toplantı makamında toplantı düzenlenmesini talep eden JKLOD ilk çarpışmada ölen KAŞKL’dan sonraki en kıdemli üyeydi. Mekanda konsüllerle birlikte her birinin özel eğitimli ölüm makineleri olan dörder yakın muhafızları vardı. JKLOD dirsekleriyle masaya dayanmış elleri yüzünde, tek bir noktaya kitlenmiş düşünürken diğer konsüller kendi aralarında fısıldaşarak içinde bulundukları mevcut durumun değerlendirmesini yapıyor aynı zamanda böyle kritik bir durumda neden şehre çağrıldıklarını merak ediyorlardı. JKLOD bir anda ellerini masaya hafifçe vurdu ve ayağa kalkarak koltuğundan yere uzanan lazer merdivenlerden yavaşça inerek masanın etrafından dolandı ve diğerlerinin önüne geçip durdu. Kafası yere eğikti ve henüz tek kelime etmemişti. Üyeler sessizliğe bürünmüş onu izliyordu.

JKLOD :  Endişelerinizde oldukça haklısınız. Sizi böyle bir durumda buraya tehlikenin tam ortasına çağırmam hiç te doğru değil biliyorum. Fakat! Biz uzay istasyonlarındaki sığınaklarımızda güvenli bir şekilde oturup neler olacağını bilmeden beklerken diğer herkes aynını burada bekliyor. Peki sorarım size bu durum adil mi?

Diyerek sözüne nokta koyduktan sonra JKLOD konsey üyelerini teker teker süzer. Üyeler birbirlerine bakarak JKLOD un sözlerini utanç içinde onaylarlar. JKLOD onlara bakarken boynunda asılı olan altın  konsey gerdanlığını söker. İki eline aldıktan sonra öylece bakar ve konuşmasına devam eder.

JKLOD : Sevgili kardeşlerim bizim önceliğimiz halkımızın güvenliği ve rahatlığı değil mi?

Üyelerin bazıları dikkatle gözlerini JKLOD tan ayırmazken bazıları birbirlerine dönerek kafalarıyla onaylama hareketi yaparlar.

JKLOD : Peki.  Size sorarım! İİS te olanları hepimiz gördük ve aynını burada olmasını beklerken günlerdir herhangi bir saldırı olmamasına karşın artık İİS şehrini gözleyemiyoruz.

Konsüllerden DAN sözünü keserek ‘’ Bu bilgi neden paylaşılmadı?’’ diye sordu.

JKLOD: sevgili DAN! Şu an tam olarak bunu yaptığımı sanıyorum!

Diyerek sert bir dille DAN ı susturdu. Bu sert çıkışı DAN ı olduğu gibi diğer üyeleri de şaşırttı . kendisi de sert çıktığını fark ederek ondan özür diledi ve sözüne devam etti.

JKLOD : uydularımız artık İİS i gözleyemiyor duyamıyor hiçbir türlü bilgi toplayamıyor. Yani elimizde orada  neler olduğuna dair tek bir bilgi yok ve bu durum beni çok endişelendiriyor.

Konsül LAKAN: Lumi!

Diye atılır LAKAN. Tüm üyeler ona doğru dönerek merakla dinlemeye koyulurlar. 

LAKAN : Devreye sokulmuş olmalı. Uydularımızı engelleyecek güce sahip tek şey o kalkanlar. Bu kalkanları bildiğiniz üzere kendim tasarladım.

JKLOD: Evet! Bu teknolojinin çok işe yarar bir ürün olduğunu itiraf etmeliyim kardeş LAKAN. Aslında kullanmak zorunda kalacağımızı hiç düşünmemiştim. Ve gerçekten de biz kullanmadık. Peki ya bu yaratığın kalkandan nasıl haberi olabilir veya kullanmayı nasıl öğrenmiş olabilir.

Üye SİHAM : Bu sorunun cevabı çok basit! Askerlerden birini esir alıp bilgi almış olmalı ve daha sonra onu da öldürmüştür.

LAKAN : oradaki herkesi öldürdüyse şehirde olup biteni görmememizi neden istesin.

Şehir de neler olup bittiği hakkında her hangi bir bilgi alamayan konsül yetkilileri iyice endişeye düşmeye başladı fakat bu durum onlara cesarette kazandırmış olmalı ki sonunda İİS’e bir birlik göndermek için işe koyulmuşlardı. Bu birlik bir casusluk görevi yapacak ve şehirde olup biteni direkt olarak konsüllerin kendilerine rapor edeceklerdi. Bu işle kalkanı da tasarlayan LAKAN ilgilendi ve en çok güvendiği altı askerini kendi bizzat toplantı düzenleyerek silahlandırdı ve sızma harekatına komuta etmek üzere şahsi koruması SUHA’yı da ekibin başına getirdi. Ve yedi cesur asker İİS’e doğru sürecek karadan yaklaşık on iki saatlik yolculuğa koyuldular. Karadan gidiyorlardı çünkü havadan veya herhangi bir kara aracı bile fazla dikkat çekebilirdi ve bu durum onların göze alamayacakları bir tehlike unsuruydu. SUHA çok deneyimli, üst düzey rütbeye sahip tecrübeli bir asker ve savaşçıdır. Yol boyunca tüm tecrübesini konuşturan SUHA askerlerini İİS’in surlarına kadar getirmeyi başardı ama bu işin en kolay kısmıydı ve bunun en çok o farkındaydı. Şimdi artık işin en zor kısmı yani şehre sızmanın zamanıydı. Şehre  bir kilometre uzaklıkta ormanın içinde bir pusu kurmak üzere emir verdi SUHA. Askerler emrin üzerine beş metre karelik bir alana yansıtıcı modülleri sabitleyerek aktive ettiler. Bu modüller bir nevi görünmezlik sağlıyor ve çemberin içinde bulunanları sanki orada yoklarmış gibi gösteriyordu.  Şehre sızma harekatını başlatmak için gecenin en karanlık saatini beklemeye koyuldu ve bu esnada gözlemci ikili ALKİ ve ŞLUKA işe koyuldu. Kendi aralarında bile hiç ses çıkarmıyor ve konuşmadan işaret dilinde bir birine bilgi veriyorlardı zira şehri koruyan sur gözlem robotları en ufak bir sesi tarayıp ayrıştırdığında doğa dışı bir hareketin olduğu noktada bulunan her şeyi tek bir lazer topu atışıyla yok edebiliyordu. Tabiki bu robotlar sur duvarlarının neresinde olduğu görünmeyecek şekilde tasarlanıp kamufle edilmiştir. ALKİ ve ŞLUKA tam olarak ta bu işle ilgileniyor ellerinde ve gözlerindeki bu işe özel cihazlarıyla bu robotları bulmaya çalışıyorlardı. ŞLUKA birinin yerini belirledi ve arkasında onun talimatını bekleyen arkadaşı HOL a işaret verdi. HOL elinde hazır beklettiği sistem bozucu tüfeğini işaret edilen noktaya doğrultarak hedef aldı ve düğmeye bastı, cihazın gönderdiği sinyal robotun tüm devrelerini yakarak onu tamamen etkisiz hale getirdi. Bu şekilde yollarının üzerindeki dört ayrı robotu daha etkisiz hale getirdiler. Temiz bir iş olmuştu ve her şey yolunda gidiyordu. Gezegenin etrafında ki iki güneş te ayrı yönlere doğru gitmiş ve İİS şehri geceye bürünmüştü, artık hareket vakti geldi. SUHA son gir kez sur savunma mekanizmalarını bizzat kontrol ettikten sonra hareket emri verdi. Surun dibine vardılar çok sessiz ve titizce. Kendilerinin olduğu kadar şehir de sessizdi ve bu aslında onların aklına tek bir şey getiriyordu, orada yaşayan kimse kalmamıştı. Ama ya kalkan neyi koruyordu o zaman?. Sur duvarında yüksek voltajlı elektro manyetik kesici ışın ile sığabilecekleri bir delik açtıktan sonra şehre sızan askerler hep bir arada kalacak şekilde bitişik olarak ilerliyorlardı şehrin merkezine yaklaştıkça merak ve endişe birbirine karışıyor ve yoğunluğu korku alıyordu. Bu arada etrafta ne bir ceset görebiliyorlardı nede canlı birini. Her şey yerli yerindeydi ancak yapılan savaşın izleri her taraftaydı, garip olan ise yıkılan binaların kalıntıları temizlenmiş gibi duruyor ve şehrin tüm hayat normal bir şekilde devam ediyormuşçasına, bazı binalarda ışıklar yanıyor ve iş merkezlerinin tabelaları parıldıyordu. Peki ya bu nasıl olur daha bir süre önce burada büyük katliam yaşanmış onlarca, belki yüzlerce kişi ölmüştü. Bu kadar ölüyü ne yapmış olabilirlerdi, nereye saklamış olabilirlerdi. 20 dakikadır şehrin gölgeleri içinde ilerleye birim şehrin göbeğine yakınlardı artık. Şehrin kalbi olarak bilinen, şehrin tam göbeğindeki devasa arazinin ortasında şehrin sembolü olan kocaman HAMTAT gezegeninin anıtına iki blok kalmıştı. SUHA Dur! Emri verdi. Öyle sessiz hareket ediyorlardı ki neredeyse yerde gezinen şehrin haşerelerinin ayak sesleri duyulabilirdi. SUHA’nın aklı karışmıştı, etrafına bakınıyordu, anlamaya çalışıyordu, derken bir anda bir patırtı duydu arkasında. Aniden döndü sert bir yüz ifadesiyle. Tek tek gözlerine baktı askerlerinin. ALKİ başını sağa sola oynatarak ben değilim işareti verdi, HOL de aynı tepkiyi verdi, UHAY ve YEDİ ellerini kaldırarak patırtıyı red etti. SUHA son olarak gözünü SOLU’ya çevirdiğinde o arkasına bakıyordu ve yavaş hareketlerle ona doğru dönerken SUHA onun nefes nefese olduğunu fark etti. SUHA’nın yüzündeki kızgın bakış SOLU nun yüzü görünmeye başladıkça değişiyor ve korku halini alıyordu. SOLU yüzünü SUHA ya döndüğünde gözlerini onun kırpamıyordu bile ve bir anda yerinden diklendi bu esnada diğerlerini ona bakmak için başlarını kaldırdı, SUHA onun ne yaptığını çözmeye çalışırken gözü SOLUnun hemen arkasında kalan binanın tepesindeki bir gölgeye ilişti ve gölge rüzgar gibi esip kayboldu. SOLU nun arkasında olması gereken ŞLUKA yerinde yoktu! Peki ya nereye gitmişti,  o gölge de neyin nesiydi. SUHAnın bakışları SOLU ya dönerken güçlü bir ışık yansıması gözlerini kamaştırınca, bir anlığına yüzünü çevirip bakışlarını tekrar aynı yere yöneltti ve ışığı yansıtan şeyin SOLU’nun dehşet içinde titreyen elindeki boğazına giden hançer olduğunu fark etmişti ki daha ne olduğunu anlamadan SOLU’nun kanı etrafa fışkırdı. Ve SOLU’nun yere düşen bedeni ortamdaki sessizliği sonunda bozmuştu. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. SUHA ona doğru yaklaştı, elini onun göğsüne usulca koydu, başını eğdi, gözlerini kapadı ve, konuştu:

SUHA : Şimdiden iki kişi kaybettim, ve daha ne olduğunu anlayamadım bile!

Başını kaldırdı, diğerlerine döndü:

SUHA: Başka intihar etmek isteyeniniz varsa haberim olsun. Daha fazla gitmek zorunda değilsiniz! Eğer şimdi durup geri dönerseniz, size söz veriyorum bunun için kimse sizi suçlamayacak.

Sözlerini tamamlarken kalan dört askerinin gözlerine teker teker baktı SUHA. ALKİ ayağa kalktı ve ona bakarak konuştu :

ALKİ : Devam etmek için izninizi istiyorum efendim!

Onun ardından HOL, UHAİ ve YEDİ de ayağa kalkarak emir beklercesine gözlerini SUHA’ya diktiler. SUHA başını tekrar SOLU’nun cansız bedenine çevirdi ve biraz önce onun göğsüne koyduğu eli kendi göğsüne götürerek tekrar can vermiş ekip arkadaşının göğsüne koydu. Bu hareketi ölen askerine saygı göstergesiydi. Diğerleri de aynı hareketi oldukları yerden SOLU’nun cansız bedenine doğru uzaktan yaptıktan sonra yola devam etmek üzere vaziyet aldılar.

SUHA korkusunu gizleme çabasında ve kendinden emin bir şekilde konuştu : Pekala! Burada olduğumuzu biliyor. Bu demektir ki, görevin gizliliği başarısız oldu ve bu da bazılarımızın belki de hiç birimizin geri dönüş yolu kalmadığını gösteriyor! Toparlanın ve silahlarınızı aktif moda alın! Anıt meydanına gidiyoruz! Size tehdit gibi görünen her şeye ateş açın.

SUHA gurubun önünde yerini aldı, diğerleri gibi silahına sımsıkı sarıldı, birkaç saniye öylece durdu ve başını çevirerek askerlerinin gözlerine teker teker baktı. Askerleri onun bakışlarına kendilerinden emin ve korkusuz akışlarıyla  cevap vermeye çalıştı. SUHA tekrar önüne döndü ve elini kaldırarak  ‘’ileri’’ anlamında işaret ederek hareket etti. Ara sokağın ağzından çıkarken hiç saklanma gereksinimi duymuyorlardı ama dikkatlerini de bozmuyor, gözleri etrafı kesiyor ve namluları gözlerini takip ediyordu. Parmakları tetiğe yapışmış, silahlarıyla bir bütün olmuşlardı adeta. Sokağın caddesinde ilerlerken meydana açılan sokağın ağzı iyice yakınlaşmıştı. İlerledikçe ileriye bakar durumda olan SUHA bir an için olduğu yerde durur. Hemen arkasında olan ALKİ bunu fark eder ve arkasındakilere DUR! İşareti yaparak elini tekrar tetiğe götürür SUHA ya yaklaşır ama gözü sadece SUHA ya bakıyordur. Önüne doğru geçerken çaprazında kalır. SUHAnın yüzünde nefret ve kin dolu ama aynı zamanda gözlerinde yaşarma vardı ve gözlerini bir yere dikmişti. ALKİ onun baktığı yöne doğru yavaşça bakarken bir anada karşında gördüğü görüntünün şokuyla dizlerinin üzerine düşer ve silahını yere düşürür.

ALKİ : Hepimiz burada gebereceğiz.

Gördükleri şey ne miydi, anıtın tam üzerinde etraftaki kulelerden gerilen iplerin, ellerindeki açılmış deliklerden geçirilerek asılmış olan ŞLUKAyı görmüşlerdi. Tamda bu sırada arkalarında bir patırtı kopar ancak SUHA olduğu yerde başını öne eğer arkasını bile dönmeye gerek duymaz, çünkü patırtının ne olduğunu anlamıştır. Hemen yanında duran ALKİ dehşet içinde arkasını döner ve gördüğü tek şey karanlıkta kaybolana dek sürüklenmekte olan YEDİ nin başsız bedeniydi. Ancak HOL ve UHAİ çoktan yok olmuşlardı ve hiçbir iz yoktu. ALKİ sinir krizi geçirmeye başlar. Olduğu yerde derin bir çığlık atar ve dizlerinin üzerinden ayağa kalkarken silahını kaparak ileriye doğru rasgele ateş ederek ve bağırarak koşmaya başlar. SUHA bir an için gözünü ona çevirdiğinde, koşmakta ve kendisinden uzaklaşmakta olan ALKİ ye doğru elini kaldırır ve ona durmasını söylemek isterken aniden nerden geldiği belli olamayan sivri ve mızrağımsı bir cisim ALKİnin suratına saplanarak onu olduğu yerden şiddetli bir savurmayla geriye atar ve ALKİ cisimle birlikte yere saplanır. SUHA havada aniden gözlerinin önünde olan şeyin etkisiyle hafifçe dengesini kaybeder ve geriye doğru iki adım atmak zorunda kalır istemsizce. Yüzünde derin bir nefret ve kızgınlık vardı SUHAnın, gözlerini meydana doğru çevirdi tekrar bu esnada binaların aralarından şehrin canlı kalan son sakinleri çıkmaya başladılar. Ortada, anıtın etrafında ancak SUHAnın olduğu yönde bir koridor bırakarak vaziyet almaya başladılar. Ancak garip olan bir şey vardı, herkes başını eğmiş yere bakıyor ve kimseden tek bir ses zerresi çıkmıyordu. Yaklaşık bir dakikanın sonunda herkes orada toplanmıştı. SUHA şaşkınlıkla bu olanı izlerken bir an için serpildi ve kendine gelmeye çalıştı. Dik duruşunu ve kendinden emin tavrını koruyan SUHA elindeki silahı yere attı ve sırtındaki ‘SİLAU’ madeninden dövülen kılıcını çıkardı. Silau metali gezegenin en güçlü madeniydi ve tarih öncesinde HAMTAT a karşı kullanılabilen ve onu yaralayabilen tek madendi. Sırtında asılı olan çantasının kollarını elinde tuttuğu kılıçla tek hamlede keserek fazla ve gereksiz yükten kurtuldu,  SUHA cesaretini son bir kez toplayarak toplanan kalabalığın anıta ve orada asılı duran ŞLUKA nın cansız bedenine doğru oluşturduğu koridora  yürümeye başladı. Yürürken eli kılıcının kabzasını sertçe sıkıyordu, korkusunu göstermiyor ve öfkeli bakışlarıyla etrafı kesiyor kendisine karşı bir atak bekliyordu. Artık ölmekten korkmuyordu aslında ölmeye tam anlamıyla hazırdı. Yaklaşık 60 metre kadar yürüdükten sonra anıtın biraz ilerisinde kalabalığın oluşturduğu koridorun ortasına gelmişti ki tam arkasına inen şeyin şiddetli gürültüsüyle birlikte SUHA olduğu yerde durdu. Bu esnada önüne doğru iki cansız beden fırlatıldı. Sürüklenerek  SUHA nın iki yanından biraz önünde durdular. Bunlar UHAİ ve HOL un cesetleriydi. SUHA sakin olmaya çalışıyor ve korkusunu hiç göstermiyordu. Arkasında duran KALU onu izliyordu. SUHA önce başını çevirerek çok yavaş hareket ederek arkasını döndü, başı önüne eğik ve gözleri yere bakıyordu. Sonra gözlerinin hareketleriyle başını kaldırdı ve KALU yu aşağıdan yukarıya süzerek onunla göz göze geldi. SUHA nın gözlerinde korku ve şaşkınlıktan çok nefret ve hırs vardı. KALU, SUHA nın bu  vaziyeti karşısında şaşkınlığa uğramıştı. SUHA nın kılıcı tuttuğu eli iyice sertleşiyor ve kısıcın kabzasını sıktıkça, kabzanın kaplamasından sesler geliyordu. KALU kılıcı tutan eline baktı sonra tekrar onun gözlerine baktı ve bir anda vücudunu kaplayan, boynuzlarından yayılan alevden kalkanı yavaşça boynuz diplerine kadar çekildi. KALU savunmasını indirmişti. SUHA olduğu yerde hiç hareket etmeden bekliyordu, ancak nefes alış verişleri yavaş yavaş sızlanıyor ve derinleşiyordu. SUHA nın bu kendinden emin ve gerilemeyen tavrı şaşırttığı gibi hoşuna gitmişti. Aralarında yaklaşık on metre kadar vardı. KALU elini kaldırarak işaret parmağını SUHA ya doğrultu.

KALU : Sen! (seslendi SUHA ya KALU.) Benden korkmuyor musun?

SUHA : HAYIR! (Sert bir ifadeyle bağırdı SUHA)

KALU : MMM! Hoşuma gitti. Bak sana ne diyeceğim. Sana, bir hamle yapman için izin vereceğim. (ellerini iki yana kaldırır KALU davet edercesine) Hadi ne bekliyorsun. Sana arkadaşlarının intikamını alman için bir şans veriyorum.

SUHA saldırı vaziyeti alarak kılıcını geriye savurur ve KALU nun olduğu noktaya doğru tüm nefesiyle haykırarak koşmaya başlar, birkaç adım attıktan sonra , ona üç dört metre kala sert bir sıçrama  yapar, havadayken kılıcını başının üzerine kaldırıp iki eliyle sımsıkı kavrar. Bu esnada KALU onun bu kendinden emin ve kararlı saldırısını hayranlık içinde izliyordur. SUHA inişini yaparken tüm gücüyle kılıç darbesini KALU nun boğazına hedeflerken, KALU nun  ani hamlesiyle hedefini şaşırarak KALU nun göğsünde derin bir kesik açar. Yere iner inmez hemen düşmanından birkaç adım ilerisine savunma duruşuna geçer ve karşı hamle olasılığına karşı tüm dikkatini rakibine yöneltir. Aldığı darbeyle KALU nun göğsünde açılan derin kesikten fırlayan kan hemen yakınında duran bir guruba sıçradı. Kimse yerinden kımıldamaya cesaret edemiyordu. KALU öylece durdu, başını eğerek yarasına baktı, kollarını indirdi ve dudaklarıyla ve başıyla ‘VAY BE’ der gibi SUHA ya baktı. Bu sırada SUHA tekrar harekete geçti ve kılıcını KALU ya yönlendirerek koşmaya başladı. Birkaç adım sonrasında dibine ulaşan SUHA kılıcını KALU nun göğsüne bu defa saplamak isterken, boynuzları bir anda göz kamaştıran parlaklığa ulaşınca SUHA bir an için gözlerini kapattı ancak kılıcının bir yere dayandığını hissetmişti . Hemen gözlerini açanınca kılıcın ucunun KALU nun vücudunda durduğunu gördü. Ancak bu defa ona zarar verememişti. Başını kaldırıp rakibiyle göz göze geldiğinde KALU aniden onun kılıcı tutan elini kavradı ve ayana doğru çekip kılıcı elinden çekiştirip aldıktan sonra bir kenara fırlattı sonra SUHA nın diğer elini de biraz önceki tuttuğu eline kavuşturarak onu o vaziyette havaya kaldırdı kendi yüzünün hizasına getirerek iyice yaklaştırdı ve onun yüzüne tüm gücüyle  kükredikten sonra bir çuval gibi savurarak anıt yapısına doğru fırlattı ve SUHA daha yere düşmek üzereyken hemen arkasından sıçrayarak onun düştüğü noktaya indi ve ona dikildi. SUHA güçlükle de olsa diklenmeye çalıştı ve bu esnada KALU elini diğer omzuna doğru götürdü ve SUHA ya doğru savurarak attığı darbeyle onu anıtın kısa duvarına çarpıp ardından “YERDE KAL!!!” diyerek kükredi. SUHA aldığı son darbe ve çapıp düştüğü duvarın etkisiyle bilincini kaybedip olduğu yerde yığılıp kaldı. SUHA nın bu cesareti ve kararlığı hoşuna gitmiş ve onu öldürmemeye tam aksine kendine çekmeye karar vermişti. KALU ona doğru bakarken biraz önce kılıç darbesini yediği yerde bir hareketlilik oluşmaya başladı. KALU oraya döndü ve yavaşça yürürken dikkatini yerde kıvranan ve böğürerek çok garip hareketler yapan birkaç kişiyi gördü. Diğerleri korkuyla yanlarından uzaklaşmıştı. KALU iyice yaklaştı, ve neler olduğunu çözmeye çalışırken bir şey fark etti. Bunlar az önce üzerlerine kanının sıçradığı kişilerdi biri kadın 7 kişi çok garip davranışlar sergiliyor ve gözleri kan kırmızısına dönerken boynuzları olması gereken den daha uzun hal almış ancak ani uzama sebebiyle kanlar içindeydi ve hiç parlamıyorlardı. Birkaç saniye içinde teker teker hareket etmeyi bıraktılar. KALU elini kaldırarak arkasına doğru “gel buraya” komutu verdi. Kalabalığın arasında koşarak gelen ilk tutsağı CAKA nın ta kendisiydi.

KALU : Yaşıyorlar mı bir bak!

CAKA : Hemen efendim.

CAKA solunum hallerini kontrol etti teker teker  ve efendisine dönerek ;

CAKA : Yaşıyorlar efendim. Ancak boynuzlarının bu uzunluğu ve gözlerinin formu, bu daha önce hiç görülmemişti.

KALU : Kanım aranızda başka kimseye deydi mi?! (sert bir mizahla o taraftaki diğerlerine sordu)

Kimse sesini çıkarmadı. Galiba başka kimse yoktu.

KALU : CAKA!

CAKA : Emredin efendim.

KALU : Bunları derhal karantina altına alın, şehirde yaşayan tıp adamlarını yanıma getir.

Emrini tamamladıktan sonra ayağa kalkan KALU yürümeye başlamıştı ki:

CAKA : Askeri ne yapmamı emredersiniz efendim?

KALU durur geriye döner, SUHA ya doğru bakar sonrasında CAKA ya döner ve emreder ;

KALU : Bağlayın ve kafese kapatın. Kendine geldiğinde ona biraz yiyecek verin. (yüzünde sinsi bir gülümseme belirerek devam eder sözlerine) onun için farklı planlarım var.

Sözlerini tamamladıktan sonra yoluna dönerek  şiddetli bir sıçramayla gözden kaybolur.  CAKA Etrafındakilere dönerek dağılın anlamında elini sallar ve tekrar SUHA nın yattığı yöne doğru birkaç adım attıktan sonra adamlarından DÖK e seslenir.

CAKA : DÖK! Yanına iki kişi al ve komutan SUHA yı kafese götürün! Dikkatli olun! Kaçacak olursa, hepimizin sonu gelir.   

Dök aldığı emri yerine getirmek üzere harekete geçer ve SUHA yı çelik boyunluk kelepçeyle SUHA yı etkisiz hale getirdikten sonra adamlarından aracı getirmesini ister. Bu kelepçe çok kalın bir metalden yapılmıştır ve yapısı tutsak edilen kişinin hiçbir takdirde koşmak dışında herhangi bir eylem yapmasına izin vermez. İki eli birbirine birleşik şekilde boğazının az altında, göğsünün üzerine denk gelmekte ve birleşik olan iki elinin arasından da kelepçeden boynuna doğru uzanan gene aynı çelikten  iki parmak kalınlığında içi dolu bir profil uzanıyor ve boynunu saran gene aynı metalden olan kalınca tasma ile birleşiyor. Böylelikle kişinin üst kısmı kolları ve elleri tamamen işlev dışı kalıyor. Harika bir tasarım. Araç geldiğinde onu aracın orta koridoruna yatırırlar ve kafese yani güvenlik binasındaki nezarethane bölümüne götürmek üzere harekete geçerler. Bu arada CAKA başka bir ekibe hastalanan kişilerin karantinaya alınması emrini uygulamak üzere talimat verdi ve bu emrin yerine getirilmesini bizzat yönetti. 

CAKA : SUKİLA! Şifa evindeki ekipleri çağırın. Ve onlara karantina alarmına hazırlıklı gelmelerini söyleyin. (dedi CAKA yanındaki acemi çavuşa)

Ardından CAKA tekrar ona dönerek sözlerine devam etti.

CAKA: Bu arada bunların etrafında askeri çember haline sok. ve aralarından biri saldırganlık eylemi gösterecek olursa yaralamak için ateş edin. Gerekmedikçe öldürmeyin!

Biraz sonra tıp ekipleri hava araçları ve üç ayrı karantina kafesli kamyonetleri ile olay yerine vardılar. Çok kalabalık gelmişlerdi ve bazılarının elinde elektro manyetik yakalama ağları atan tüfekleri vardı. Aralarında en yetkili olan dişi KASAALA lı NUAİ alinde ki tarama aparatı ile koşarak hastalardan birine doğru hızlı adımlarla yürürken CAKA önüne geçerek onu durdurdu.

CAKA : NUAİ dur! Onların nesi var bilmiyorum ama iyi bir şey olamaz. Etkisiz hale getirilene kadar hiç birine yaklaşmamanı öneriyorum.

NUAİ bir an için onlara baka kalır ve bir adım geri attıktan sonra CAKA ya döner.

CAKA : Onlarla bol bol vakit geçireceksin gibi duruyor, yani acele edecek bir durumun yok.

NUAİ : ne oldu onlara?  Nasıl böyle oldular ?

CAKA : Aslında tam olarak sebebini bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim, üzerlerindeki kanı görüyor musun?

NUAİ : Evet !

CAKA : Bu onların kanı değil!

NUAİ : Kimin peki?

CAKA bir an için duraksadı ve hastalara doğru baktı ve tekrar sözlerine devam etti. Bu esnada tıp ekipleri karantina üniformalarını kuşanmış hastaları teker teker kafeslere bindiriyorlardı, ancak kimse onlara bir metreden fazla yaklaşmıyor. Ellerindeki özel iki metre uzunluğundaki çelik mızrak benzeri aparatların ucundaki kontrol altına alınmak istenen kişinin belini saran zincire benzer bir kemer halka var ve bu halka bağlı olan kişi ani hareket ettiği anda mızrağı tutan kişinin kontrolü altında elektrik dalgaları yayıyor. Öldürmüyor ancak tutulan işinin canını fena yakabiliyor.

CAKA : KALU vücut kalkanını indirdi ve komutan SUHA nın ona hamle yapmasına izin verdi.

NUAİ dehşet ve heyecanla CAKA nın sözlerini dinliyor ve elleri birbirini sıkıyordu.

CAKA : SUHA  fırsatı kaçırmadı ve ona bir hamle yapabildi. Onu yaraladı ancak çok derin değil. Zaten ardından KALU onu etkisiz hale getirdi ve kalkanı vücudunu tekrar sardığında arası oradan kayboldu. Sanki hiç orada oluşmamış gibi.

CAKA konuşması esnasında başını eğdi üzülmüşçesine. NUAİ sorusunun cevabını kısmen almıştı aslında ancak kesinleştirmek istedi;

NUAİ : Yani bu hastaların üzerindeki kanın KALU ya ait olduğunu mu söylüyorsun. ? 

CAKA onay anlamında başını yukarı ve ardından aşağı hafifçe oynatır. NUAİ hastalara doğru döner bir adım atar, yüzünde derin şaşkınlık ve heyecan la aniden CAKA ya tekrar döner, ona iyice yaklaşır ve gözlerinin içine bakarak sessizce konuşur;

NUAİ : Bunun ne anlama geldiğinin farkında mısın?!

CAKA ilgili ve meraklı tavırla tüm dikkatini ona vererek sözlerini bitirmesini bekler. NUAİ etrafa bakınarak heyecanla tekrar CAKA nın gözlerine kitlenerek fısıldamaya başlar.

NUAİ : CAKA! Bu demek oluyor ki KALU nun DNA sını elde edebilir ve üzerinde araştırma yapabilirim .

CAKA nın gözleri daha fazla açılır ve bir adım geri çekildikten sonra CAKA gözlerini NUAİ  den ayıramadan, onun sözlerini kafasında yapılandırmaya çalışırken konuşmaya dahil olur.

CAKA : Yani demek istiyorsun ki, bu sayede ona karşı bir şans doğurabiliriz ,?

NUAİ : Şşşt! Sessiz olmalısın. Ben kan örneğini elde edene ve çalışmalara başlayıp bir sonuç bulana kadar bu konu sadece ikimiz arasında sır olarak kalmalı.

CAKA : Haklısın.! Bunun için sana özel bir laboratuvar bulmalı ve gizlemeliyiz.

NUAİ : Bunu ben hallederim. Sen onun dikkatini benden uzak tutmaya çalış yeter.

Konuşma biterken NUAİ nin ekibinden biri ona doğru seslenerek hastaların yüklenmesinin bittiğini bildirdi. NUAİ, CAKA nın gözlerine son bir bakış atarak arkasını döner ve hızlı adımlarla hava aracına doğru giderken az önce kendisine seslenen yardımcısına toparlanma emri verdi. Tüm ekip araçlarına bindikten sonra alanı hızla terk ettiler. CAKA olduğu yerde başını gökyüzüne kaldırmış içindeki küçücük umut ışığıyla içinden 7li koruyuculara kısa ve öz sözlerle küçük bir dua eder.

YÜCE KORUYUCULAR, BİZE YARDIM EDİN!”

-BU SIRADA “ISLAK” ŞEHRİ, KONSEY TOPLANTI SARAYI-

Konsey üyeleri merak içinde olan biteni birliğin kendisinin bile haberi olmadığı kendilerini takip eden ve tüm olan biteni görüntüleyen 3 cm lik böcek formuna neredeyse kusursuz kamufle edilmiş casus robot sayesinde izleyerek neyle karşı karşıya olduklarını görürler. Bu onları elbette bilgilendirmiş ve hazırlık yapma şansı vermişti, ancak aynı zamanda üyelerden bazıları o kadar ürkmüş ve umutsuzluğa kapıldılar ki titreme sesleri salonda yankılanıyordu. JKLOD o vaziyetin farkına varmıştı, ancak onlara kızamıyor veya suçlayamıyordu. Çünkü aslında kendisinin de içinde korku fırtınaları kopuyordu. Ama o bunu herkesten daha iyi saklıyordu ve güçlü durmaya gayret gösteriyordu. Bu çok asilce idi ancak faydası yoktu maalesef .  Salondaki sessizliği bozan LAKAN ın böceği devre dışı bırakmak için bastığı düğmenin sesi oldu. Herkes bir anda silkelendi ve birbirlerine bakarken JKLOD un ayağa kalkması ile tüm dikkatler ona döndü.

JKLOD : Kardeşlerim! (birkaç saniye durakladı) Korkunuzu anlıyorum ve sizi temin ederim ben de en az sizin kadar korkuyorum. Ancak!!! Bu tehdit i korkumuzla yenemeyiz. Bir şeyler yapmak zorundayız.

JKLOD un sözünü kesen masaya avuçlarının içi ile vurarak gürültülü kalkış yapan HERU oldu. HERU konsül olarak gezegendeki silahlanma ve orduların yönetimi ile Sorumlu birinci kişi.

HERU : Bana göre derhal tüm gücümüzle saldırmalı ve onu oraya gömmeliyiz.  Henüz deneme aşamasında olan çok güçlü silahlarımız var ve ben kullanmaktan çekinmemeliyiz derim.

LAKAN : Sen katliam yaratmak istiyor ve bunu hiç deneyemediğin oyuncaklarınla yaparak kendini tatmin etmenin derdindesin! ( yüksek sesle ve sert bir mizahla lafa daldı LAKAN karşı çıkarcasına.) O orada tek başına değil! İki düzüne rehineyi elinde tutuyor ve kukla gibi oynatıyor.

DAN : Evet! Sana katılıyorum LAKAN. Ancak! (gözlerini JKLOD a çevirir DAN) Görüntülerde hepimiz çok net bir şekilde gördük ki orada esir tuttuğu kişileri emri altına almış ve onları yönetiyor.

LAKAN : Korkuyorlar! Çaresizler! Ne yapmalarını bekliyorsun?

DAN : Evet bende bunun farkındayım ama bu sonucu değiştirmez, ve ben bahse girerim İİS ten sonra gözünü diktiği şehirlerde yıkım daha az olacak.

JKLOD : Ne demek istiyorsun DAN?

SİHAM : Ben ne demek istediğini söyleyeyim! (araya giren SİHAM tüm dikkatleri bir anda üzerine toplar) KALU kendine ordu toplama niyetinde!

SİHAM ın bu sözleri sonunda DAN bir anda onu işaret ederek elini kaldırır ve bakışları yere eğik şekilde kafasını sallar. Elini indirir başını kaldırır ve diğerlerine hızlıca göz gezdirdikten sonra kendini oturduğu koltuğun sırt bölümüne bırakarak yığılır.

LAKAN : İstemesem de bu teoriye katıldığımı söylemek zorundayım!

JKLOD : LAA sen aramızdaki en yüksek stratejik bilgiye sahipsin, peki sen ne düşünüyorsun? DAN ve SİHAM ın söyledikleri doğru olabilir mi ?

LAA : Kesin bir şey söylemek için henüz çok erken, ancak diğer türlü düşünürsek, o yaratık tüm gezegeni tek başına alt etmek yerine böyle bir yola girmeyi seçmiş olabilir. Bu durumda benim kafamı kurcalayan soru şu! Bu yaratık ailesinin ölümüne kadar iyi davranışlar sergiliyordu ki bu da onun gezegeni fet etmek gibi bir planın hiç olmadığı anlamına geliyor. Ailesi öldürülüyor ve bir anda çılgına dönerek etraftaki herkesi öldürmeye başlıyor. Bu durumda rehine alması ve bir şeylerin hazırlığına girmesi çok anlamsız geliyor.

Bu konuşmayı dinlerken diğer beş konsül üyesinin de dikkatini çeken bazı şeyler oluşmaya başlıyordu. LAA çok dikkatli ve stratejik yaklaşıyordu olan bitene ve sıra dışı zekasıyla başkalarının da zihnini açıyor gibiydi. Salonda derin bir sessizlik hakimdi. Gezegenin yönetici gurubu bir şeyler anlamaya çalışıyor tahmin yürütmeye gayret gösteriyordu.

HERU : Ben LAA nın söylediklerine katılıyorum.

JKLOD : Nasıl yani?

HERU : Yani si şu ki, uydularımızın gösterdiği görüntülere göre Yaratık o yanar dağa girene dek yaptığı her şeyin yaşadığı acı olaydan olduğu ve o an için yaptığı katliamın başlıca sebebi yaşadığı kayıp olduğu çok belliydi.

HERU sözünü noktalarken pas atar gibi LAA ya dönerek ve eliyle ona lütfen sen devam et anlamında işaret eder.

LAA : HERU konuyu tam da istediğim gibi bağladı. KALU o yanar dağa girip çıktıktan sonra fiziki olarak ta değişti. Bunu hepimiz çok net gördük. Yani her ne olduysa o yanar dağın içinde lavların arasındayken oldu.

LAA çok haklıydı! KALU kızgın lavların arasında evrim geçirme sürecindeyken onunla biri bağlantı kurmuştu. Ona yeni bir hedef vermişti tabi bu kolay olmamıştı çünkü KALU nun iyiliğe dönen kalbini tekrar karanlıkla kaplamak biraz güç olmuştu.

JKLOD : LAA bu mümkün olabilir mi? (tüm dikkatini ona vererek sorar JKLOD endişeli gözleriyle)

LAA derin bir nefes alır, ayağa kalkar usulca ve dikkatle etrafına bakarak. Sonunda JKLOD un yanına doğru yürümeye başlar. Masanın etrafını dönerken tek kelime etmiyor masaya sürttüğü parmağına bakıyordu. JKLOD un yanına vardığında yavaşça önce diğerlerine teker teker bakış attıktan sonra JKLOD un gözleriyle kesişir.

LAA : mümkün mü bilmiyorum ancak ben KALU nun ilk ve tek atasıyla zihinsel olarak bağlantıya girmiş olabileceğini düşünüyorum.

Salonu bir anda telaş kapladı. Yerinde oturanlar dan bazıları yerinden fırladı diğerleri masaya iyice yaklaştı ve duydukları şeyin yanlış mı yoksa doğru mu olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. JKLOD telaşla bir adım geri attı ama gözlerini LAA nınkilerinden ayıramıyordu. Elini kaldırdı başındaki kapşonumsu bol ve inçe örtüyü geriye doğru usulca sıyırarak itti. Masaya döndü iki elini masaya koydu çok derin biçimde düşünürken.

LAKAN : Bu mümkün mü ?

SİHAM : gezegenin tarihi boyunca bu yaratıklar sadece iki kez görüldü! Yani bizim bildiğimiz kadarıyla. KASAALA lardan önceden de var olmuşlarsa bile ki bu küçük te olsa bir ihtimaldir, her hangi bir kalıntılarını zaten bulamazdık çünkü AHAD ortadan yok olduğundan bu yana bir milyon yıl geçmesine rağmen, kendisinden her hangi bir iz bulunamamıştı.

DAN : Yani demek istediğiniz AHAD ın onunla bağlantıya girerek onu yönlendirdiği mi ? Neden ?

JKLOD : Pekala… dinleyin şuanda bu sorulara cevap bulabileceğimizi sanmıyorum. Düşman bir şeyler planlıyor ve bu kesin. O yüzden aramızdan birinin bu gün burada aklımıza kazınan tüm bu sorulara cevap bulabilmek adına çalışmalar ve araştırmalar yapmak üzere gönüllü olması için davet ediyorum. Diğerlerimiz de bu esnada savunma ve saldırı konusunda çalışma ve planlamalara başlayabilir.

Tüm konsüller birbirlerine bakarak kimin gönüllü olacağını düşünürlerken. LAKAN ayağa kalkarak gönüllü olmak üzere konuşma yapar.

LAKAN : Kardeşlerim. Aranızda kimsenin itirazı yoksa ben bu konuyla ilgilenmek için hepinizin onayını talep ediyorum.

Etrafa göz gezdirir LAKAN. Kimse den ses çıkmayınca JKLOD araya girerek konuyu sonlandırmak üzere söze başlar.

JKLOD : Evet! Aramızda bu işle en iyi ilgilenebilecek kişi zaten sensin LAKAN o yüzden gönüllü olmana çok sevindim. Teşekkür ederim.

LAKAN : İzninizle ben bir an önce çalışmaya başlamak istiyorum. O yüzden ayrılmak için izninizi istiyorum.

Sözünü tamamladıktan sonra LAKAN masadan ayrılarak konsey binasının uzun koridoruna yönelerek çıkışa doğru yürümeye koyulur. Masada kalan beş üye olası çarpışma ihtimallerini değerlendirmek üzere yeni bir toplantı tarihi belirleyerek onlarda konsey binasını terk etmek üzere yerlerinden kalkarak kendi mekanlarına çekildiler.

Peki ya LAA ve HERU nun teorileri doğru olabilir mi idi ?.. Bunu şüphesiz yapılacak araştırmalar ve özellikle zaman gösterecekti en çok.

-İİS ŞEHRİ –

KALU derin düşünceler içinde Şehirdeki en büyük yapı olan yönetim üyelerinin binasına yaptığı küçük dokunuşlarla kendine saray oluşturmuş ve makamında oturuyordu. Şehir meydanındaki yaşadığı şeyi aklından çıkartamıyor. Makamında otururken salonun dört bir yanında hizmetkar dikiliyordu. KALU başını kaldırdı. Hizmetkarlar pür dikkat ondan gelecek emri bekliyordu.

KALU : CAKA!

Ağzından sadece tek kelime çıkarttıktan sonra hizmetkarlardan kapı mesafesine en yakın duran kişi koşarak dışarı çıkar ve CAKA yı bulmak üzere büyük bir telaşla odanın hemen dışındaki iletişim cihazına yapışır. Elini ekranın yanındaki iki parmak işaretine, işaret ve orta parmağını bastırarak bilgisayara kendini tanıtır. Ekrana gele işaretten sonra konuşmaya başlar.

HİZMETKAR : Derhal CAKA nın yerini belirle!

Bilgisayar sahip olduğu şehir sakinlerinin DNA arşivi ile sisteminde oluşturduğu izleme yoluyla o an şehir sınırlarında olan herkesin konumunu  anlık olarak belirleyerek sorgulama yapan kişiye bildirebiliyor. Bu sistem gezegenin tüm kapalı şehirlerinde geçerli ve uzun yıllardır kullanılmakta.

BİLGİSAYAR : Baş yardımcı CAKA nın yeri saptanıyor…

Birkaç saniye geçtikten sonra…

BİLGİSAYAR : Baş yardımcı CAKA şu anda araştırma merkezinde bulunuyor. Ona bağlanmak ister misiniz?

HİZMETKAR : Evet!

BİLGİSAYAR : Baş yardımcı CAKA kişisel iletişim cihazı aranıyor.

“DEVAMINI YORUMLARA GÖRE PAYLAŞACAĞIM.”

@iwanow89
İBRAHİM Y.
@iwanow89

Latest posts by İBRAHİM Y. (see all)

Article Categories:
Edebiyata Dair

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.