Baba ocağına dönmek zorunda kaldım. Aslında hiç sorun değil benim için İstanbul’un kaotik ortamından bir süre uzak kalmak ve düşünmek için bolca zamanımın olması. Fakat tüm bunların yanında maddi sıkıntılarımın olması beni bu şehirde ancak bir kaç ay daha idare edecek param var ondan sonrası tam bir belirsizlik. Tüm bunlara rağmen iyi olmaya gayret ediyorum ve ailemle geçiremediğim zamanların telafisini yapmaya çalışıyorum. Sanki hiç gitmemiş gibi olmuyor. Küçük bir şehir de olsa şu an kimseyi tanımıyor gibiyim herkes her şey bana yabancı sanki daha önce bir belgeselde görmüşüm ve ziyarete gelmişim gibi bu şehir. Resimler, sokaklar tanıdık ama sanki hiç orada bulunmamışım gibi.
Anlamaya çalışıyorum içinde bulunduğum çıkmazdan nasıl çıkacağım bir çıkış bulma çabası içerisindeyim ama aynı zamanda hayatımı da değiştirmek istiyorum. Otuz yaşına gelmenin ağırlığı var üzerimde insanların bana sorduğu soruların başında evlenip evlenmediğim olması tuhaf gelmiyor alışmaya başladım ama onlara tuhaf gelebiliyor verdiğim cevaplar. Aslında ben de isterdim bana soru soran insanları sahip olduğu sıradanlıkta görünen bir hayat ama nedense içimde ki kaçma hissi bütün hayatıma etkisi oldu. İlişkilerim, çalıştığım işlere,arkadaşlıklarımda, yaşadığım şehirlere..
Çocukluğumun bunda çok büyük etkisi var galiba. Çünkü ailemin içinde bulunduğu durum ve annem ile babamın etnik farklıları olmasından dolayı doğduğum küçük köyde bile birer yabancı olarak algılandık.Bu bende oraya hiç bir zaman bir yere ait olamama hissi uyandırdı. Tuhaflıklarla dolu bir ailem vardı; Babam ile annemin yaş farkı şu an olduğum yaş kadar fazla idi tüm bunların üstüne yokluk ve zorluklarla geçen günler kimi zaman hayallerimi törpüleyip kör eden kimi zaman beni daha keskinleştiren günler.
Tüm bu yaşadıklarıma rağmen denemeye devam ettim her seferinde başka bir benlik yarattım o kadar farklı karakterlere girdim ki bu yüzüme saçıma çevreme evime işime her yere yansıdı. Her dönemde başka bir benlik göstermemden dolayı tüm arkadaşlarım beni başka biri olarak tanıyor, hatırlıyor.
Tüm zaman bütünüyle bu düşüncelerle akarken geçmişin muhasebesi karma karışık bir hal alıyor ve belirsiz olan gelecek gitgide belirsizleşiyor. Gitgide yarını görme duyumu kaybediyorum, galiba gelecek konusunda gözlerim görmez olunca mutlu olacağım.
Aslında benim de bir hikayem var herkes gibi benimde anlatmak istediklerim var. Belli ki içimdekileri dökmek bana bir rahatlama katacak. Anlatmalıyım ama nereden başlamalıyım bilmiyorum. Galiba en başa gitmenin doğru olduğu fikrindeyim. Evet en başa gidiyorum çocukluğuma ama köyüme , sokakların kocaman geldiği, sabahın kokusunu duyduğum zamana.
Çocukken çok hayalperestim. Doğduğum köy tüm dünyam idi ama dağların arkasını ve şehre giden otobüslerin nerelerden geçtiklerini büyük bir kapını ardından şehre girdiklerini hayal ederdim. Bizim gibi insanların ise bu dünyadan dışlanmış oraya gidemeyecek sadece ekip biçip onları beslediklerini düşünürdüm. İlk evden kaçıp kaybolma maceram da böyle başladı. Köyün dışındaki ana yoldan geçen arabaların kamyonları otobüslerin nereye gittiğini daha fazla merak edemezdim. Bir üç tekerlekli bisiklette sabahın ilk ışıklarında yolculuğuma başladım. Bu ilk kaçma girişimim aynı zamanda ilk keşif yolculuğum idi. Yolun sonunda ki tepenin ardında şehri göreceğimi umut ediyordum ama daha tepeden inemeden bir kaç kişinin dikkatiyle yakalandım ve çok kötü bir cezalandırma yaşadım. Anlamıştım bu kimsenin istediği bir şey değildi, özellikle annem deliye dönmüştü ama ben çok heyecanlanmış ve o kaçma ve keşfetme hissinin tadını almıştım. Her-şey orada başladı. Her ne kadar başarısız olsa da benim ilk bu çemberin dışına çıkma çabamdır. Şimdi ise tekrar başladığım yere geri döndüm. O üç tekerlekli çocuk oldum, cezalandırılmış hissediyorum. Korkuyorum.
Sabahın ilk ışıklarını görmek için uyumadım aslında uykusuz idim ama biraz daha beklersem en azından gün doğumunu görecektim. Tıpkı bir çocuk iken güneşin dağların arkasından esneyerek uyanan bir ihtiyar adam gibi yavaş yavaş aydınlatarak etrafı yükselmesini hayal ettiğim gibi olmasını umuyordum. Tüm okulda öğrendiğimiz coğrafya,astronomi bilgileri olmadan mistik ve kendi hikayesiyle güneşin doğduğu günlerde ki gibi hissetmek istedim. Tam gecenin en karanlık ve soğuk anında bir dolunay aydınlığının ardından ilk ışıkları dağların arkasından sızmaya başladı.
O gece kafamdaki düşüncelerin kulplarına takılıp bir lunapark treni gibi kafamda zamandan zamana insandan insana atladığım bir anımsamalar gecesiydi. Aslında büyük çoğunluğu pişman olduğum anlar üzerinde geçiyordu. Yapmam gereken, söylemem gerek o kadar çok şey varmış biraz uzaklaşınca, geçen zamanın ardından görebiliyordum. İnsanın başına gelen en kötü şeylerden biri sanırım pişmanlık. Bu hissin yerini doldurabilecek ne var bilmiyorum.
Geldiğim yerden bakınca çok ta uzak bir geçmiş sayılmaz ama değiştirilmeyecek bir geçmiş olduğu gerçek. Bu yüzden içimdeki pişmanlık hissi hiç gitmiyor. Yaktığım sigaralar gibi azalmıyor. Uyumak için ya çok yorgun olmam ya da güzel bir kafamın olması gerekiyordu. İkisini de yapmıyorum, aslında içinde olduğum anın dramatik acı tadı hoşuma gidiyor bir az bu melankolinin içinde yaşamak istiyorum belki de çıkmak istemiyorum. Pişmanlıklar, kırılmalar, aldatılmalar, yenilgiler acı bir zevk veriyor belki de ağlamak gibi bir başladın mı durduramazsın akar gelir gözlerinden bütün yaşlar buda öyle dursun istemiyorum aksın gitsin istiyorum.
Anı yaşayan biri olamadım hiç bir zaman o an için sadece mutlu olmak bana doğru gelmedi aslında düşünce işi değildi bu o an mutlu hissetmek ile ilgiliydi. Ben hissedemedim o küçük anlar bana yetersiz geldi hep ya sonrası ya sabahı ya akşamı diye hep sonrasına takıldım. Çok fazla sorgular oldum sonrasını, geleceğin bilinmezliğini düşünmekten etrafımda olan biten bütün güzel anları kaçırdım. Pişmanlıklarımın bir sebebi de bu. Hata yapmamak diye düşündüğüm çoğu şey birer hataymış.
Tüm bu düşünceler beraberinde derin bir dinginlik getiriyor sanırım hani bazen sadece susarsın kendi içinde yaşarsın tüm o soru cevap kısımlarını, kendinle kavgalarını hatta dalga geçmelerini.
Her şey bu yaşadığım anlara geri dönmem ile başladı artık içimde akan bu düşünce nehrini ıslah etmeliydim. Bunu için kimse okumasa da kendim için yazmaya karar verdim. Hayatımın bu sınanma zamanında bende kendimi keşfe çıkmak istiyordum. Hep yakındığım şeylerden biri olan zamansızlık nihayet son bulmuştu.Evet zamanım vardı fakat hiçte rahat değildim. Hiç bir şey yapmadan oturamazdım hayat bu kadar tekrar yapacak kadar uzun değildi ve ben yeni bir şeyler denemek için cesaret buldum. Yazmak.
Zaman hakkında çok fazla düşündüm. Bazen yaşadıklarım bir göz kırması kadar kısa olduğunu bazen ise sonsuzluktan büyük bir parça koparmışım gibi gelirdi. Aslında hayat çok kısa bir anda kendini orta yaşlarında bulabiliyorsun. Tüm o geçmişini kurcalarken aslında hiç bir şey yaşanmamış sadece yaşlanmışsın diye düşünürken bulabilirsin kendini.
Aşk, bu düşünceler arasında en zor ve en acı olanı idi. Sevdiklerim ve ayrı kaldıklarım. Birlikte olduğum her insan bir kitap gibi geliyor. Hepsi son buldu genelde benim yalnız kalmamla. Ama her seferinde de raftan bir kitap almış gibi yada bir arkadaşımın bana okumam için hediye ettiği aslında hakkında en ufak fikrimin olmadığı yeni bir kitap okumak gibi başladığım ilişkilerim oldu. Genel de sevdiğimin peşinden giden biri olmadım her zaman olduğum yerde önüme çıkan ile bir şeylere başladım.