1968’de ilk televizyon yayını yapan Trt, o güne kadar kendi tekelinde olan ve tüm dikkati sadece bir sesle üzerinde toplayan radyoların popülerliğini bu denli sarsacağını tahmin etmiş miydi acaba? Sanat, müzik, edebiyat, spor ve haber ağırlıklı bir yayın anlayışına sahip kanal sadece günün belki saatlerinde yayın yapıyor, tıpkı bir iş yeri gibi açılış ve kapanış saatleri uygulanıyordu. Tüm bunların yanında ilk televizyon oyunu “Şair evlenmesi” de yine bu yılda ekrana gelerek TRT’nin bir ilki gerçekleştirmesine neden olmuştu. Konusu itibariyle görücü usulü ile evlenmenin sakıncalarının anlatıldığı bu eser, modern Türkiye için de tiyatrolar, radyo oyunlarından sonra başka bir platform olan televizyonun hayatımızın merkezine gireceğini de gösteriyordu. Artık cam bir ekrana doğrudan bakarak istediğimiz gibi herşeyi ve herkesi modelleyebiliyor olacaktık. Elbette bu kadar dikkat çekici olan bir nesnenin de normalden fazla alıcısı olacak, hem aletin kendisi olan televizyonu satarak hem de içindeki program ve reklamları satarak iki kere kazanılacaktı. (iştah kabartıcı bir ekonomi) 1970’ler yerli ve yabancı film ve dizilerin hayatımıza girmesiyle daha bir renklenecek artık eskiden olduğu gibi belli saatlere mahkum kalınmayacaktı. Cam ekranın önünde ne kadar çok kalırsanız, birilerinin kazancını da o kadar çok artıyor olacaktınız. O dönemlerde televizyonun her hareketinin kötü olduğunu söyleyemem. Zira gezip görülen farklı geleneklerin göreneklerin anlatıldığı belgeseller, farklı kültürler ve anlayışların olduğu edebi içerikli bültenler ve daha şimdiki gibi çok fazla yönlendirilmemiş içerik kuşaklarının olduğu haberler… 1980’ler her ne kadar renksiz siyah beyaz başlasa da televizyon için aynı şeyi söyleyemeyeceğimiz bir döneme giriyorduk. Bonanza’yı ve Küçük evi gri bir formatta seyreden insanlar, Atlantisten gelen adamı, Kara şimşeği daha bir renkli seyrediyor ve göz merceğinden aldığı rengarenk, macera dolu ve ışıltılı hayatları görsel korteksine daha da çok ayrıntılı bir şekilde kaydediyordu. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak renklerin dünyası bizleri harikalar diyarına sokacaktı. (Tavşan deliği giderek büyüyecek ve Alice’in o deliğe sığmak için herhangi bir iksir içmesine gerek kalmayacaktı.) 1990’lar televizyon için en eşsiz zamanlardı. Zira artık savaşları bile canlı yayınla seyredebiliyorduk. Bu anlamda hem renkliydik hem de anlık olarak adeta oradaymış gibi yaşananları bire bir deneyimleyebiliyorduk. Tek bir farkla izlediğimiz şey gerçek bir savaştı ve orada o anda gerçekten insanlar ölüyordu. Bunun dışında herşey normal herşey film tadındaydı. Cam ekran yavaş yavaş empati duygumuzu yok ediyor, insanlığımızı da ele geçiriyordu. Devlerin olduğu ve insan yiyerek beslendiği antropofajik masalların anlatıldığı bir çağa girmiştik ve üstelik masal daha yeni başlıyordu. 90’lar reklamların altın çağı gibiydi. İnsanlar ekranlarda seyrettiği ünlülerin kullandığı parfümü alabilmek için dükkan dükkan dolaşıyor, onlar gibi giyinmek ve görünmek için giyim mağazalarını talan ediyordu. Kişiliklerimiz bir başkası üzerinden yeniden tanımlanıyor, yaşantımız ünlüler diye bildiğimiz ve ilahlaştırılan kişiler üzerinden yeniden yapılandırılıyordu. Açlık ayak üstü bastırılan fastfoodlara, tokluk görsel olarak yüceltilmiş imajmakerlığa dönüşüyordu. Hayatımıza etçil ve otçul olduğunu bildiğimiz ama adlarının artık öyle olmadığını öğrendiğimiz yeni kavramlar giriyor, vejeteryanlar, veganlar diye yeni yeni sınıflarla tanışıyorduk. 2000’ler bilişim hızının da etkisi ile bize başka bir galaksinin kapılarını açtı diyeceğim ama maalesef hala samanyolunda salınımımıza devam ediyorduk. Millennium tabiri ile ilk tanıştığımızda mekiklerimize atlayıp soluğu Andromeda da alacağımızı sanıyorduk ama hala güneş sitemizden başka bir yerde yaşama şansımız yok gibi görünüyordu.( Kaptanın seyir defteri zaman yılı 2019 hâlâ aynı gezegende yaşamayı sürdürüyoruz) 2000’lerin en büyük icadı yine başka bir cam ekran teknolojisi olmuştu, tek bir farkla artık o camın önünde oturup sabit bir şekilde ve sadece oturma odamızdan seyretmemize gerek kalmamış, avucumuzun içinde tutarak istediğimiz heryerde izleyip izleniyor olacaktık. Ailelerde gelişen teknolojiden nasibini alacak ve; – Oğlum az uzaktan seyret şu televizyonu Allah muhafaza gözlerin bozulacak diye uyaran ebeveynli bir nesilden, – Valla kafasını kaldırmıyor şu telefondan, tabletten diyerek aynı şeyleri yapan ebeveynlere evrilecekti. Çok şükür hepimiz aynı şeyleri yapıyoruz da kimse kimseye deli damgası vuramıyor. İyi oldu hep beraber tertemiz delirdik te kimse kimseyi yadırgamıyor. – Kızım bırak artık şu elindeki tableti – Ama anne sende kullanıyorsun. – Kızım ben teyzengillerin alt komşularının Almanya’daki resimlerine bakıyorum… Galiba biz teknolojiyi çok yanlış anladık. Oysaki herşey paleolitik çağlarda bir taşı yontup cilalamakla başlamıştı ve ateş hâlâ bulunamamıştı ama insanlar rahatlamak ve birbirlerini onaylamak için kahkaha atarak gülmeyi keşfetmiş ve kendi fotoğrafik hafızalarında anı ölümsüzleştirmeyi başarmışlardı. Bizde öyle fakat tek farkla; Gülümse çekiyorum! – Ama bu olmadı ben çok kötü çıktım, bi daha bi daha çek…

Ertan Yavuz
icaforiz_