TOLERANS
Yağmurun serinliğini dışarıda bıraktığı bir gündü. Her şeyin sesini; bir arabanın motor sesini, bir ağacın yaprak sesini, bir yürüyüşün sesini, iki insanın konuşmasını emen bir sessizlik hakimdi bu yağmurda. Dünyanın bütün anlamsız gürültüsünün emildiği bu sessizlikte her gün olan, rutine bağlanmış karmaşası sanki o gün olmuyormuşçasına bir güç hakimdi. Sessizliğin huzur vermesinin yanı sıra insanın aklını çelen bir özelliği vardı. Sanki herkes bulunması gereken yerdeyken bu sessizliğin farkında olanın yanlış yerde olması gibi bir durum söz konusuydu. Bu sessizlik sıradan bir sessizlik değildi, bu sessizlik insanın varlığını sorgulatan bir sessizlikti. Kim varlığını böyle bir ortamda sorgulamak isterdi ki. İnsan varlığını sorgulamaya vakit bulamazken bu sessizliğin farkına nasıl varabilirdi? Dünyada böyle bir ortam mevcutken sessizliği bozan bir gelişme oldu.
Bu sessizliğin sebebi Ahmet’in kapıyı annesine gülerek kapatmasıydı. Ahmet bir apartmanda annesiyle beraber oturuyordu. Annesi ev hanımlığından muhtarlığa terfi etmişti. Annesi ev hanımıyken kocası Muzafferat Bey muhtarlığını yaptığı mahallesinin kütüphane çalışmaları sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti. Annesi Gülnara Hanım Muzafferat Bey in yerine muhtarlığı devralmıştı. Mahalleli Muzaffferat bey in çalışmalarını korumak ve onları onurlandırmak için Gülnara hanım ı muhtarlığa seçmişlerdi. Gülnara hanım kocasının yarım bıraktığı işi bitirmesini becermekle beraber onu adeta mahallenin evlerine sıkışıp kalan kadınları için bir kurum haline getirmişti. Gündüzleri toplanan kadınlar el işi öğreniyor ve kendilerini yakalayan sessizlikten bir nebzede olsa kurtulabiliyorlardı. Bu kütüphanenin asıl yapılma amacı için kullanıldığına çok ender rastlanmıştır. Kitapları bakıcısı bekçisi olmadığı için tozlu duruyorlardı. Dünyanın en büyük eserleri bu kütüphanede vardı, bütün yazarlara ulaşma imkanı vardı çünkü o zamanlar başlatılan kitap bağışlama kampanyasında ilk yer alan kütüphaneydi. Bu değeri bilmeyenlerin yanı sıra Ahmet en çok uğrayanlar arasında tek başına liderliği ele geçirmişti.
Ahmet merdivenlerden inmeye başladığında, babasının neden ona Ahmet ismini koyduğunu düşündü. Muzafferat Bey ‘’Al Yazmalım’’ filmine bayılırdı. Zaten Ahmet in annesini bu filmin oynadığı zaman görmüştü. Ahmet Mekin’in adamlığını alsın diye zayıfa, yardıma muhtaca elini uzatsın diye bu ismi koymuştu. Ahmet babasının aksine insanların böyle düşünmediğini analiz etmişti. Herkes Kadir İnanır’ın varlığını kabul etmişken, Ahmet Mekin’in varlığını istememeye getiriyordu. Önce aşkın daha önemli olduğunu düşündü Ahmet. Türkan Şoray’ın zavallı Kadir İnanır’la tekrar buluştuğunda beraber döneceğini ve böylelikle filmin mutlu sonla biteceğini varsaydı. Ama yanıldığı bir nokta vardı: Zaten film mutlu bitmemiş miydi? Aldatan Kadir İnanır değil miydi? Haftalarca evine gelmeyen, çocuğuna haftalarca dokunmayan o değil miydi ? Bütün bunları düşünürken aklına filmde oynayan Samet isimli erkek çocuğunun, erkek çocuk oyuncu bulunamadığı için Ahmet Mekin’in kızının oynadığı aklına geldi. İnsanların neler yaptığını neler yapabileceğini sorgulattı bu durum ona. Merdivenlerden inerken hala filmdeydi aklı çünkü aklı hala almıyordu neden Ahmet Mekin’ varlığına bu kadar karşı çıkılmıştı. Günümüzde herkes söylediği sözü söyledi birden ‘’ Mahalle eski mahalle değil.’’ Bunu söylemesinin temeli kendi hakkında anlatılanların hiçbirinin doğru olmamasıydı. Babası da annesi de yaşıyordu. Bunların hepsi o istemediği mahallenin, nefret ettiği evinin kapısını kapattığı andan itibaren aklından kendi için kurduğu öyle olmasını istediği kendinin öyle anlatılmasını istediği için bütün bu güzel tozpembe öyküyü hikayeyi anlattı.
Gerçek olan tek şey vardı: Sessizlik.
Ahmet in annesi de babası da yaşıyordu. Mahallesinde bir kütüphanesi yoktu. Onu böyle bir düşünceye iten tek şey böyle bir güzelliğin hayatı boyunca hiç var olmayışıydı. Ahmet merdivenlerden inerken hayatı hayatını hayatları sorguluyordu. Her şeyin bozulduğu şu anda her şey nasıl başlamıştı. Ahmet’e göre her şeyin başlama noktası yollardı. Sokakta yürürken bir çukura denk geliyorsun, o çukurdan kaçarken yolunu değiştirirken başka bir çukurdan oluşan gölete denk geliyorsun. Bunları atlattığında karşına bir kazı ekibi çıkıyor. Bozulan yolu çukuru düzeltmeye çalışan bir ekip. Bir yerleri yaparken iz bırakıyorlar. Her yerin yapıldığını düşündüğün an bir yenisi ortaya çıkıyor. Yollar hiçbir zaman düzelmiyordu bunun da tek sebebi en başından yanlış yapılmalarıydı. Ahmet’e göre bütün sorunların başı yolların bozulmuş olmasıydı. Gitmek istedikleri yere zor ulaşan insanlar sinirlerini başka şeylere yöneltiyorlardı. Bu yöneltilen şeyler zamanla yerini insana bırakıyordu. İnsanlar birbirlerine tahammül edemez hale geliyorlardı. Her zaman yan yana olan aynı binanın altında üstünde yanında oturanlar dahi birbirlerine tahammül edemiyorken nasıl olurda yan binadakine tahammül edebilirde. İnsanlar sokakta bir sürü psikopat var diyerek dikkat ederken kaçı bunlara dönüşmüştü hiç farkına varmıyorlardı. Ahmet’in kaç kere başına gelmişti onu rahatsız eden bir durum söz konusuysa tepki vereceğini haklılığını koruyacağını söylediği halde sessizliğini koruması? Hesaplayamadı. Ahmet eğer herkes benim gibi düşünüyorsa neden bu kadar olay oluyordu. Neden bu kadar kavga gürültü oluyordu. Akıl sır erdiremiyordu insanların toleranslarını nerede bıraktıklarına daha da önemlisi erkesin bıraktığına. İnsanların en büyük ikinci sorunları beklemekti. Hiç kimse beklemek istemiyordu, herkes bir yerlere yetişmek için adeta savaşıyordu. Kimisi evine yetişmek istiyordu kimisi nereye yetişeceğinin dahi farkında değilken beklemekten haz etmiyordu. İnsanları bu hallere düşüren başka şeyler olmalıydı. Modern zamanda yaşayan kaç tane tarihte iz bırakabilecek yazar ressam müzisyen vardı. Ortaçağ’ın yazarlarının Yeniçağ’ın yazarlarının isimlerini tek tek geçirdi içinden. Günümüzle yazdıkları kitapların hiçbir benzerliği yoktu. Rus yazarların Çar’ları, İtalyanların Prensleri, Fransızların soyluları yoktu günümüzde. O zaman nasıl oluyordu da bu ünlü yazarlar her şeye ışık tutabiliyorlardı zamanlarının ötesinde kitaplar yazabilmişlerdi.
Mutluluğu düşündü. İnsanlar ne zaman mutluluğu terk etmişlerdi aynı toleransı terk ettikleri gibi. Mutlu olunabiliyordu ama uzun mutluluğa yer var mıydı? Dünya da var olan tek şeyin acı olduğuna karar verdi aniden. Acının tanımını yaptı. Sonra sevincin tanımını yaptı. İşte her şeyin cevabını bulmuştu. Mutluluk ne diye soran olursa şöyle söyleyecekti artık. ‘’Doğa da zıttı olan her şeyin tanımını yapabilirsin lakin mutluluğun tanımını yapamazsın çünkü mutluluğun bir zıt anlamlısı yoktu hatta mutluluk bir duygu bile sayılmayabilirdi. Bunların tek sorumlusunun bozulan yollar olduğunu ısrarla vurguladı.
Üçüncü kata geldiğinde komşu dahi demek istemeyeceği bir kadın oturuyordu. Kadının özelliği bulduğu her şeyi onun sayesinde artık apartmandan ayrılmayan kedilere vermeseydi. Kaçımızın başına geldi artık sokakta kalan açlıktan kıvranan hayvanlara yemek veren bu kadına tahammülsüz kalışımız diye geçirdi içinden. Çöpçüler kralı geldi aklına kedileri toplayan güzel insanı hatırladı. Filmlerinde hep doğruyu anlatmıyor muydu? Zübük filminde şöyle dememiş miydi? ‘’Aslında herkes birer zübüktür’’ diye. Ahmet hiçbir şey bilmediğini düşünüyordu. Her şeyi okuyordu bilgilenip kültürleniyordu ama neye yarıyordu kullanamadıktan sonra. İsveç bilim adamlarını düşündü. Eskiden her alanda bir şeyler yaratan insanları düşündü. Yine sordu aynı soruyu ne zaman kaybettik biz toleransımızı? Ne zaman bırakmıştık tahammülümüzü? Bunun tek sorumlusu olarak bozulan yolları gösterdi Ahmet…
Yağmur’un serinliğini dışarıda bıraktığı bir günün sessizliğini, apartmandan çıkan Ahmet’in kapattığı kapı bozdu.