Defalarca yazdım seni kağıtlara, yalnızlığımı paylaş benimle, yanıma gel diye. Geçmedi günler, her gün yitirmeden yarattım umudumu kalbimde, sarıldım sana rüyalarımda binlerce kez, sonra uyandım o rüyalarımdan gecenin bir yarısı, oturdum ağladım hıçkırarak sabaha kadar. Kalbimde taşıdım gittikçe ağırlaşan sevdanı.
Günler geçti, derken aylar, yıllar. Sensizliğe alıştım yavaş yavaş zaten varlığını tatmamıştım hiç. Yine de vazgeçmedim senden. Hayatımda yalnızca bir kere var olacağını anladım o güzel gözlerine denk geldiğimde.
“Seni kaybetmek bir yaşanmamışlığı kaybetmekti.” o zamanlar. Böyle avuturdum kendimi. Zor günlerdi. Kavuşamamızın verdiği acı saplanırdı göğsüme. Yokluğun yüzünden mahvoldu ciğerim. Sonra…
Sonra ansızın geldin. Benim oldun. Tüm yorgunluğumu, acılarımı aldın benden, sevgimi paylaştın. İşte o saniye ben yaşamaya tekrar başladım. Nefes alabilmenin yüceliğini öğrettin bana. Saçlarına her dokunuşumda hissettim senin ne kadar ben olduğunu, her telinde. Yanımda olduğundan beri hiç ağlamadım, pencereyi açıp gecenin sessizliğinde kendi hıçkırıklarımı dinlemedim hiç. Unuttum o günleri. Hissetmedim kimsenin yokluğunu. Eksiktim, tamamladın. Her şeyim oldun; yaşanmamışlığım, sevdam, can parçam ve şimdi de yaşanmışlığım. Tenin tenime değdiğinde yarattık bize ait en güzel duyguyu.
Sonra fark ettim ki aslında hiçbir şair anlatamamış ellerinin güzelliğini.
Anladım. Sen, çok önceden yokluğunla var etmişsin bizi.
Ve bundan sonra seni kaybetmek bir yaşanmışlığı kaybetmektir, sevgilim.