Özledim, Albayım. Baya özledim. Babamın pazar sabahları gelip, yatağımın kenarına oturup, beni uyandırdığı ama aslında uyanık olduğum, numara yaptığım günleri özledim. Leyla ve Mecnun’u özledim mesela… Ferhat ile Şirin’i… Şems…
Bahar geldi. İnsanlar mutluydu. Annelerinin zoruyla evde tıkanıp kalmış olan çocukların mutluluğu, paha biçilemezdi. Çünkü, artık dışları çıkabilirlerdi. Bütün insanlar dışardaydı, sırf bahara ”hoşgeldin”, güneşe ”iyi ki doğdun” diyebilmek için……
Nereye baksam ”İNSANLIK ARANIYOR” ilânı… Sokaktan gözleri dolu, dudakları kuru bir çocuk geçiyor ve başını okşamıyorlar Albayım. Acıkmış, gözleri ile ”bana yardım edin, yemek verin” diyen köpeğe kimse bir dilim…
Bu yazıyı topraklara götürün, toprağa da söyleyin, babama versin. Nasılsın, Baba? İyi misin? Beni sorarsan ”ben çok iyiyim.” Çünkü, artık sokaktaki çocuklar, babasızım diye dalga geçmeyi bıraktılar. Orada sana iyi bakıyorlar…
Hangisi daha çok üzer insanı? İnsanın gidişi mi, yoksa o kadar şeyden sonra, gelişi mi? Hangisi daha çok acıtır, nasır tutmuş kalbi? Ve, o geldi. İçimdeki acı… Tatlı acı… Niye geldi…
Bu yazı, ağlayan bulutlara gelsin… Günaydın Yağmur, İyi Akşamlar, İyi Geceler. Bir daha görüşemezsek ” İyi Günler ”. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki yağmura aşığım. Ona kimsenin kötü birşey…