Erkenden uyandım o sabah… Her zamanki gibi bir gündü diye düşünmekteydim. Yavaşça, yere yakın olan rahat yatağımdan doğruldum ve hemen yatağımın yanındaki camdan, masanın üzerindeki telefonuma yansıyan ışığı fark ettim. Her günkü gibi direkt olarak telefonuma uzandım ve saate baktım. Saat daha 7.30’du. Haftasonu olmasına rağmen bu kadar erken uyanmış olmam içimde garip bir his oluşturdu. Kahvaltı yapmadan önce kendimi gizlice dışarı atmak istedim. Bir sonbahar sabahıydı ve hava hiç olmadığı kadar güzeldi. Kuşlar cıvıldıyor, yapraklar bir müzik edasıyla yere süzülüyordu.
Simsiyah olan atkımı ve montumu alıp yavaşça, ses çıkarmadan dışarı çıktım. Çünkü daha ailem uyanmamıştı. Birçok insanın aksine, siyah bana göre mutluluğu ifade ediyordu. Bütün o karamsarlık duygularının içinden asilce ortaya çıkmış, dimdik yürüyen bir insandı siyah… Böyle ince detaylara takılmak her zaman huyum olmuştur. Hatta bunun yüzünden çevremdeki insanlarla anlaşamadığım da birçok kez olmuştur. Her zaman her şeyi sorgularcasına yaşardım. Çoğu zaman daldığım düşünceler ben fark etmeden beni gideceğim yere götürürdü. Yine bunları düşünürken kendimi hiçbir zaman gitmeyi düşünmediğim bir kafede buldum. Daha önce hiç tatmadığım lezzetler tatmak istiyordum. O sırada kafede geçen bir tartışmaya tanık oldum. Kafenin sahibi, çok olağan bir hata yüzünden çalışanını azarlıyordu. Bir filmi izler gibi onları izlemeye başladım. Garson bir hışımla önlüğünü masanın üzerine fırlatıp kendini dışarı attı. Patron sinirinden ölüyordu fakat elinden de bir şey gelmiyordu. Bu olayın sebebinin garsonun davranışı olduğundan şüpheliydim. Bir insan böyle bir olaya ancak biriktirdiği çok şey varsa bu kadar tepki verebilirdi. Patronun durumu da o sırada buydu. Belki de işle hiç alakası olmayan bir olaydan dolayı bu kadar sinirliydi. Hepimiz böyle değil miyiz? Suçlu insanlar yerine suçsuz insanları cezalandırmakta bir dünya markası olduğumuz su götürmez bir gerçek. Çünkü insanız. Doğamızda var. Sakinleşene kadar geçen sürede mantıklı düşünebilme kabiliyetimizi kaybediyoruz. İçten içe bir mutasyon geçiriyoruz o sırada. Ama bu o bildiğiniz mutasyonlardan değil, belirli bir süre sonra geçen mutasyonlardan.
O sırada daha sipariş vermediğimi fark ettim ve birden dışarı çıkmak istedim. Çıkmak ve biraz hava almak. İşe gitmeden önce yaptığım bu küçük kaçamak çok da ilginç olmayacağa benziyordu diye düşünürken ilkokuldan arkadaşım Yağız ile karşılaştım. Evlenmişti, hatta çocuğu bile olmuştu. Ama kendisi hiç değişmemişti. Sadece biraz sakal bırakmış ve boyu uzamıştı. Kendimi bildim bileli kısaydım ben. Bununla hiç de sorunum olmamıştı. Her insanın kendine has bir güzelliği olduğunu düşünenlerdendim ben. Çirkin insan yoktur, bakımsız insan vardır. Son zamanlarda bu konulara merak sarmamın yanı sıra aşk denen duygunun varlığıyla alakalı da bir küçük düşünce fırtınası yaratmıştım beynimin içerisinde. Daha doğrusu aşkın bir duygu mu yoksa bütün duyguların bir karışımı mı olduğunu düşünmekteydim.
Her duyguyu bir renk olarak düşünün… Mesela bana göre siyah ölümü çağrıştırır. Beyaz masumluğu, kahverengi ise ayrılığı. Bunun gibi birçok renk daha sıralayabiliriz. Küçüklüğümden öğrendiğime göre, tüm renklerin karışımı her zaman siyahı verir. Bütün duyguların karışımı da aşkı vermez miydi? O zaman aşk siyah mıydı? Birçok insan aşkı kırmızı sanar fakat bana göre sevgi kırmızıdır. Azim kırmızıdır, hırs kırmızıdır. Aşk ise bir renk değildir; aynı siyah gibi. Aşk ile buluştuğunuz anda aslında tüm duygularla buluşmuş olursunuz. Bir rengin, bir duygunun eksikliği sizi siyaha veya aşka götürmez. Siyaha renk değildir diyor bilim adamları. Peki aşk bir duygu mudur? Yoksa bütün duyguları yoğun bir şekilde hissetmeye çalıştığımızda oluşan hale bir isim mi verme gereğinde duymuşuzdur?
Yine çok derinlere gittiğimi Yağız bana seslenince fark ettim. Evet, bir zamanlar Yağız’la da alakalı hayaller kurmuştum. Her kız gibi. Kendime uygun gördüğüm herkes bana göre bir yol arkadaşıydı hayatımda. Onlarla ilgili hayaller kurar, geleceğim diye adlandırdığım hikayemde roller verirdim. Hayat da böyle bir şey zaten. Bir perdeden oluşan ve arası olmayan bir oyun.
Birçok insan bu oyunu insanların beğenmesi için sergilemeye çalışır. Kendisi zevk aldığı için oynayan insan çok yoktur. Hatta hiç yoktur da denebilir. Mesela ben kendi hayatımdan örnek vermek istiyorum. Ne zaman bir şey yapsam biri beğenirse kendimi çok daha mutlu hissediyorum. Beğeni kazanmak benim için önemli değil diye düşünsem de aslında bir şekilde benim için önemli şeylerin başında geliyor. Zaten birçok insanın ortak amacı da toplumda kendilerine bir yer ayırmaya çalışmak değil midir?
O sırada Yağız bana hayatını anlatmaya devam ediyordu ve ben onu duyuyordum fakat dinlemiyordum. Kendim de biraz hayatımdan bahsettikten sonra ayrıldık ve yollarımıza devam ettik. Evet, bu kadar kısa sürmüştü. Bir zamanlar geleceğimde rolünü verdiğim bir insanla ancak bu kadar iletişim kurabilmiştim. İnsanlar ne kadar gelip geçici olsalar da onlara kalıcı bir yer biçen kişi de her zaman ben oluyordum. Belki de insanların bu kadar mutsuz olmasının sebebi budur. Yaşamaları gerektiğinden daha farklı bir şekilde yaşıyorlardır. Mesela bana göre insanlar doğdukları an yavaş yavaş ölmeye başlarlar. Ölümüne giden yolda en iyi yürüyen insan en mutlu insandır.
Ben bu mutluluğun sadece eski zamanlarda var olduğuna inanıyorum. İnsanlar daha çok kendilerini düşünüyordu o zamanlar. Daha yardımseverlerdi. En basitinden; daha çok düşünüyorlardı. Bir insan ne kadar düşünüyorsa o kadar doludur bana göre. Düşündükçe yeni şeyler keşfetmek de bir tür sanattır. Herkese hitap eder fakat anlamı herkes için farklıdır.
İş yerime çok yaklaşmıştım. Bu yüzden adımlarımı biraz yavaşlatmaya karar verdim. Uyandığım ilk anda da düşündüğüm gibi bugün farklı bir şey yaşamadım. Ama farklı düşünceler geliştirdim, farklı bakış açıları ve hayat hakkında farkındalık kazandım. Bu da yaşamın bir parçası değil midir zaten?