Tarih boyunca insanlar beğenmedikleri, karşı oldukları şeyleri bir şekilde dile getirmiş veya belli edecek davranışlarda bulunmuştur. Bazıları yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, katliam-soykırım gibi bir sonuçla bitmediği halde unutulmamış, saygıyla-tebessümle hatırlanıyorsa durup düşünmekte fayda var. Çünkü şu bir gerçektir ki: ”Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir.”
Peru bayrağını Fujimori’nin kirli politikalarına karşı yıkayanlar, kuru üzüm fiyatlarına karşı kuru üzümü musalla taşına koyup cenaze namazını kılanlar, Yüksekova’da ilçedeki bozuk yolları protesto etmek amacıyla caddedeki çukurlara fidan dikenler, arızalı üstgeçitin çalışması için dua edenler, Vietnam savaşına karşı protestolarda askerin elindeki silahın süngüsüne çiçek takanlar, Mahatma Gandi’nin tuz yürüyüşü protestosu, Gezi Direnişi olaylarında ‘Duran Adam’ ve daha hatırlayamadığımız yüzlerce basit, zararsız ve verilmek istenen mesajı son derece net bir şekilde yerine ulaştıran, daha fazla kamuoyu oluşturup, ulaşılmak istenen amaca daha çok hizmet eden tarzda protesto gösterileri.
Bütün bunları hatırlayabiliyor ama kan ve gözyaşıyla biten bir gösterinin bırak tarihini, nedenini bile hatırlayamıyorsak bu ‘neyi nasıl söylediğimizin’ önemini açıkça göstermektedir.
İnsanlar hak, emek, özgürlük(ler) ve hatta sapkınca-faşistçe taleplerde bulunabiliyor ve bulunacaklar da. Hatta bu uğurda kırıp döküyor, asıp kesiyor, her şeyden vazgeçebiliyorlar. Çünkü her insanın hayata farklı bakış açıları olduğu su götürmez bir gerçek. Ama bu davranıştaki amaç, şovenistlik değilse o halde eylemin amacına ulaşması için şiddetten önce, aklın sınırlarını zorlayan tarzda olmasa da tebessüm ettirecek, hüzünlendirecek, sorgulatacak, dikkat çekecek zekice eylemler yapma yoluna gidilmelidir.
Şiddet bazen kaçınılmaz son, mutlak çözüm olabilir. Ancak tek yol da değildir, ilk yol da ..!