Düşündüm de, bu yazıyı ya bugün yazmalıyım, ya da bir daha asla ayrıntılarıyla yazamayacağım. Tamer Abimiz’le geçirdiğimiz son haftanın özetini bir yerlere aktarmak istedim. Belki 25 yıl sonra ben de O’nun yaşında olacağım ve o gün geldiğinde şu taze anıların birçoğunun unutulacağı hissi beni korkutuyor. Hem bu sebeple, hem de son günlerinde onun uzağında olan sevdiklerini bir nebze mutlu edebilmek ve de bilgilendirebilmek için bu notları kaleme aldım.
4 Ekim 2016 – Salı
Tamer Abi’yle ortak arkadaşımız olan müzisyen Roberto’nun Villa Paradiso’da küçük bir konseri vardı. Birkaç arkadaşla toplanıp konsere katılalım dedim. Telefonda eşinin Salı günü geç saate kadar çalışmak zorunda olduğunu, çocuklara göz kulak olmak için evde olması gerektiğini ama eşi erken gelebilirse bize katılabileceğini söyledi. Nitekim, o akşam bize katılamadı. Biz yine de Cuma Akşamı görüşürüz diye sözleştik.
5 Ekim 2016 – Çarşamba
Konser gecesinin nasıl geçtiğini sormak için beni aradı. Biraz sohbet ettik. Üşüttüğünü söyledi. Ama Cuma Akşamına iyileşirim dedi.
7 Ekim 2016 – Cuma
Cuma akşamüzeri kendisini aradım. Hatırladığım kadarıyla aramızda şöyle bir görüşme geçti:
Sercan – Nasıl oldun? İyileştin mi?
Tamer – İyiyim ya. Bu akşam takılıyoruz, değil mi?
Sercan – Tabi. Ben şarap falan alıcam. Geçen seferden kalan biralar da var. İdare ederiz.
Tamer – Tamam, ben de iki bira alırım o zaman. Kaçta geleyim?
Sercan – 7 Gibi gel. Madem gribi atlattın, pırasa yiyelim. Kıymalı, pirinçli pırasa.
Tamer – Kıymalı pırasa mı olurmuş amk?
Sercan – 100 yıllık yemek tarifi bu abi. Annemden, anannemden öğrendim.
Tamer – İyi hadi, görüşürüz.
Akşam vakti bize geldi. Yemek yedik, birkaç kadeh prosecco içtik. Yeni ev arkadaşıma da sürpriz doğum günü kutlaması yaptık. Bir ara eski ev arkadaşım Rajiv de uğradı bize. Hatta Rajiv’le bir daha karşılaşamayız diye fotoğrafımızı çekmesini istedim. Aşağıdaki resmimizi çekti.
Kendisinin de resmini çekmemi istedi. En son tatile gittiğinde bir hatunla tanışmıştı. Onunla beraber Bodrum’da yaşama planları yapıyordu. Hatuna ve diğer arkadaşlarına yollamak için resimlerini çekecektim. Spor giyinmişti ve bu kılıkla resim çekilmez dedim. Ceketimi, Panama şapkamı, Che Guevara beremi çıkardım dolaptan. Bunları giyip farklı pozlar vermesini istedim. Resimlerde ciddi takılıyordu. Komiklikler yapıp gülmesini sağladım ve bizi ziyaret ettiği son akşamın resimleri böyle çıktı ortaya.
Son dönemlerde kafayı Attila İlhan’a takmıştım ve bu tartışmamız her görüşmemizde devam ediyordu. Konu yine şairden açıldı. Atilla İlhan’a bir kez daha küfrettim, Tamer Abi de bana küfretti ve aramızda şu diyalog geçti:
Tamer – Sen hiç Attilla İlhan’la tanıştın mı?
Sercan – Tanışmadım.
Tamer – İşte ben 2-3 kere tanıştım kendisiyle ve çok iyi bir insandı. Kendisini tanımış olsaydın böyle konuşmazdın.
Sercan – İyi bir insan olması, boktan şiirler yazmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Tamer – Hassiktir lan! Tanımadığın adam hakkında atıp tutma! Yamulturum seni.
Sonra Orhan Veli kitabımı getirdim. Daha önceden seçtiğim şiirlerini okudum. Her zamanki gibi baya güldük, eğlendik. Yeterince futbol, politika ve kadın muhabbetinin ardından geceyarısı evine gitti.
9 Ekim 2016 – Pazar
Pazar akşam üzeri beni aradı. “Senden bir ricam olacak. 3 Gündür Pegasus’tan bilet alamıyorum, çıldırıcam artık. Websitelerinde bir sorun varmış. Bilgisayarınla Proseccheria’ya gelebilir misin? Sen halledersin bu işi.” dedi.
Saat 8 gibi restorana vardım. Pegasus’un websitesiyle bir yarım saat boğuştuk ve sonunda İstanbul biletini 27 Ekim’e almayı başardık. Bileti aldığımızda gözlerine inanamadı. “Ben 4 gündür kafayı yiyordum bu heriflerle” dedi ve çok sevindi. Hemen telefona sarılıp, İstanbul’daki hatuna haber verdi. Bu bilet işinin hallolması ve yapacağı 4 günlük seyahatin hayali onu çok mutlu etmişti.
Pegasus’un sitesiyle uğraşırken “Bu heriflerle ne uğraşıyoruz ya? Türk Havayolları’ndan alsak.” dedim. O da “Çok pahalı anasını satayım!” dedi. Sonuçta Türkiye’ye dönüşünün Türk Havayolları ile olması ise kaderin bize verdiği bir işaret sanki.
Ben Pazar akşamları genelde erken yatarım. Beni bırakmadı, “Hadi Mertefe’nin mekanı kapanıyor, beraber Cafe Sør’e gidelim. Orada sana bir içki ısmarlayayım. Buradaki garson çocuklar da oraya gelir zaten.” dedi. Kıramadım, gittik.
Orada bir ortak arkadaşımız daha vardı. İkisi askerlik anılarını anlatmaya başladılar, kendilerini öyle kaptırdılar ki, arada ben de söz aldım ve bir askerlik anısı anlattım. Anlattığım hikaye oldukça heyecanlıydı. Ağızları açık dinlediler. Tamer Abi hikayenin sonunda şaşkın gözlerle “Demek üsteğmen herifi harbiden vuracaktı ha?” dedi. “Valla böyle bir şey oldu” dedim. Ama sonra dayanamadım. İkisine de: “Arkadaşlar, sizler çok güzel askerlik hikayelerinizi anlatıyordunuz. Ben de bu hikayeyi anlatmak istedim ama ben aslında askerlik yapmadım. Fakat, hikaye gerçek. Bu olayı da bana başka bir arkadaş anlatmıştı.” dedim. Güldük.
Saat 11:00 olmadan mekandan ayrıldım. Onlar bir süre daha Cafe Sør’de kalmışlar.
10 Ekim 2016 – Pazartesi
Sabah saat tam 10:00’da beni aradı. Dün gece ben ayrıldıktan sonra yaşananları anlattı. Mekandaki bir gence sinirlenmişler. “Herifle papaz olabilirdim ama bulaşmadık” dedi. Tamer Abi genelde saat 12:00’den önce uyanmazdı. Sabah beni araması şaşırtmıştı. Pazartesileri saat 16:00 – 23:00 arasında Proseccheria’da çalışıyordu. İş çıkışı Osman’la görüşmem gerek dedim. “O’nu alır, gelirim mekana” dedim.
Osman’la Proseccheria’ya vardık. Mertefe Abi de vardı. Dördümüz dışarı sigara içmeye çıktık. İki haftaya kalmaz Türkiye’ye gideceği için mutluydu ve her zamankinden daha enerjikti. Daha sonra içeriye geçtik. Hatta bize (Osman’a, Mertefe Abi’ye ve bana) 3 tane cortado kahvesi getirdi. Bu, ondan isteyeceğim son şeymiş. 3 adet kahve…
Saat 18:45 gibi restorandan Osman ile ayrıldık. Çıkmadan önce Tamer Abi barın arkasında duruyordu. O’nu son gördüğüm anı hatırlıyorum. Görüşürüz diyerek el salladık birbirimize ve işte hepsi bu kadar.
11 Ekim Salı günü haberini aldığımda ortak arkadaşımız Şener Abi’yle görüştüm. Tam olarak saat kaçta son nefesini verdiğini öğrenmek istiyordum. “Gece 02:00 sularında vefat etmiş.” dedi. Tahmin ettiğim olmuştu. Attila İlhan’ı çok seviyordu. Onunla aynı gün hayata gözlerini yummuş oldu.
Son Söz
Tüm yaşananların sonunda beni mutlu eden birkaç şey var. Son bir buçuk yıl Tamer Abi’yle çok sohbet ettik, ekmeğimizi bölüştük, dertlerimizi-beklentilerimizi anlattık birbirimize. Hani bir kez olsun ne kalbimizi kırdı, ne de bir art niyetli davranışını gördük. Erdemli huyları vardı. Ne zaman evime misafir olsa, sabahında mutlaka arar, “Kardeşim, sayende yine çok güzel vakit geçirdik. Sağolasın.” derdi. Hep nazımızı çekti. Masadan kalmak istediğinde “Hadi bir saat daha otur” diye ısrar ederdik, her seferinde işaret parmağını kaldırıp, gözlüklerinin üzerinden bakarak “Bak yarım saat daha oturur, giderim ha!” derdi. Benim kendisini tanıdığım kadarıyla yaptıkları veya yaşadıkları sebebiyle hiçbir pişmanlık hissine sahip olmadan ve bilhassa ömrünün son bir ayında çok mutlu bir hayat geçirerek, bir akşam vakti çekti, gitti.
İçimde “Keşke ona şunu da söyleyebilseydim” dediğim hiçbir şey yok ve bu beni çok mutlu ediyor. Kahkaha dolu masamızın, arkadaş grubumuzun harbi abisi olduğunu, ona ne kadar değer verdiğimizi ve en önemlisi ne kadar çok sevildiğinin farkındaydı.
Uğurlar olsun!
Sercan Leylek / OSLO
1 comment
İnsan ruh eşini, aklını alan, canına can katan, yüreğine canan olan, seni hiç yalnız bırakmayan, seni gözünden bile sakınan sevgilisini, hiç beklenmedik bir anda, beklemediği bir şekilde kaybediyor. Hayatında böyle biri varsa ve hâlâ yaşıyorsa sıkı sıkı sarıl ona ve sakın bırakma….